Emanet \ Gürgün KARAMAN
Emanet
Bir köy okuluna öğretmen olarak atanmıştım. Oralarda kış mevsimi çok çetin geçerdi. Eylül ayı olmasına rağmen, gündüz vakti bile sıkı giyinmezseniz üşürdünüz. Hem okul hem de lojman yıkık döküktü. Okulu da lojmanı da bir güzel tamir edip, eğitim öğretim yapılacak seviyeye getirdim. Tek öğretmendim. Eylül ayında okullar eğitim öğretime açılınca, köydeki öğrencilerin yarısından fazlası ancak ekim ayı ortalarında okula gelmeye başlarlardı. Bu çocuklar, kuzulara ya da koyunlara çobanlık yaparlardı. Bu yüzden okula oldukça geç başlarlardı. Okulun ilk haftasıydı. Okula gelen çocukların ailevi durumlarını, köyü, köydeki yaşamı tanımak amacıyla bir anket hazırladım. Anketi dört ve beşinci sınıf öğrencilerine uygulamıştım. Okul lojmanına en yakın evde Vahit Amca yaşıyordu. Evi lojmana çok yakın olduğu için hem onu hem de çocuklarını çabuk tanımıştım. Beş kızı, iki oğlu vardı. Bütün çocukları küçüktü. En büyük çocuğu olan Sakine, beşinci sınıfa geliyordu. Vahit Amca, köyde çobanlık yaparak geçimini sağlıyordu. Maddi durumu hiç yerinde değildi. Çalışıp ona destek olacak yaşta kimsesi de yoktu. Yaşadıkları ev bir harabeyi andırıyordu. Toprak damlı bir evdi. Evin damında yan yatmış bir televizyon anteni vardı. Bu antenin direği rüzgâr estikçe ha bire o yana bu yana sallanıyordu. Direkle beraber antene giden kablo da sallanıyordu. Bu anten sinyal aldığı konumdan çıkınca Vahit Amca da evin duvarına yasladığı tahtadan yapılma merdivenden tırmanarak dama çıkıyor, anteni sinyal alıncaya kadar ayarlamaya çalışıyordu. Dışarda da bir iki çocuk bekliyor, Vahit amca anten direğini ayarlamaya çalışırken de bir taraftan aşağıda bekleyen çocuklara sesleniyordu: “Oldu mu? Yayın geldi mi?” “Yayın yok baba.” “Yayın geldi mi?” “Tamam baba tamam!” … İçerdeki televizyona yayın gelince çocuklar da sevinçle içeri koşarlardı. Vahit Amca da anteni sağlamlaştırıp aşağı inerdi. Evin önünde koni şeklinde yapılmış iki üç tezek yığını vardı. Bir ara Vahit Amca’yla sohbet ederken bunlar hakkında sormuştum: “Bunlar tezek. Tezekler dışında yakacağımız yok. Kar kışta bunları yakarız. Çok hızlı yanarlar. Evi de bir güzel ısıtırlar.” “Nasıl yapıyorsunuz bunları?” “Topladığımız, kurumuş hayvan dışkılarını üst üste yığarız. Suyla bir güzel ıslatırız. Samanla karıştırır, ayaklarımızla çiğneriz. Belli bir kıvama gelince de dikdörtgen, yuvarlak şekiller halinde yere sereriz. Sonra da bunlar kuruyunca toplar, bu şekilde üst üste yığarız. Bunlara da (kürtçe aksanıyla) ‘kelağ” deriz.”Akşamüstü oldu mu Vahit Amca’nın evinin bacasından dumanlar tüter, bu tezek kokuları her tarafa yayılmaya başlardı. Bazı zamanlar rüzgâr, Vahit Amca’nın evinin bulunduğu taraftan lojmana doğru eser, bu esintiyle o tezek kokulu dumanlar lojmanın bahçesine dolardı. Duman dağılmadan bahçede gezilemezdi.
***
Akşam hava kararmış, fırtına gibi bir rüzgâr esiyordu. Rüzgârın uğultusu lojmanın içine giriyordu. Sobayı yakıp, o gün uyguladığım anketleri incelemeye başladım. Hazırladığım ankette şöyle bir soru sormuştum: “Hayatta en çok istediğiniz şey nedir?” Bu soruya bütün öğrenciler cevap yazmıştı. Bir tanesi vardı ki okuduğumda duygulanmış, gözlerimden yaş gelmişti. Komşum sayılan Vahit Amca’nın kızı Sakine, anketteki bu soruya “Muz yemek istiyorum.” diye yazmıştı. Sakine’nin diğer sorulara verdiği cevapları da okuyunca daha bir hüzünleniyordum. Onun dünyasına daldıkça daldım. Bir çocuğun masumiyeti, saflığı, yoksun olduğu şeyler, beklentileri, özlemleri, hayalleri… Köy hayatı, kara kış, eğitimsizlik, iş olanaklarının yokluğu, mahrumiyet, yoksulluk… Sakine’nin isteği çok masumdu. Gerçekleştirilmesi kadar kolay bir şey yoktu. Zaten masum olan da en değerli ve en güçlü olan değil midir? Büyük bir ihtimalle o sarı muzları televizyonda görmüştü. Hele hele reklamların da kışkırtıcılığı aklıma gelince bir taraftan da televizyonun, çocukların dünyasını nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlamıştım. Ertesi gün cumartesiydi. Sabah erkenden ilçeye giden köy minibüsüne binip ilçeye gittim. Gece boyunca Sakine’nin isteği aklımdan çıkmamış, yolculuk boyunca da hep onun isteğini düşünüyordum. Köyle ilçe arası minibüsle yapılan yolculuk yaklaşık bir saat sürüyordu. İlçeye vardığımda diğer öğretmen arkadaşlarla buluştuk. Sohbet arasında Vahit Amca’yı, maddi durumunu, çocuklarını ve Sakine’nin o masum isteğini anlatım. Bir şeyler yapabilir miyiz, diye sordum. Arkadaşlarım da ne gerekirse yapmaya hazır olduklarını söyleyince çok mutlu olmuştum. Hemen bir karar aldık. Hepimiz katkıda bulunarak ailenin hem ihtiyaçlarını karşılamaya hem de Sakine’nin isteğini gerçekleştirmeye karar verdik. Onun isteği kadar basit bir şey yoktu zaten. Fakat asıl mesele bu masumiyetin altında yatan hakikatti. İlçede sürekli alışveriş yaptığımız markete gittik. Arkadaşlarla beraber sekiz on koliye yakın yiyecek aldık. Marketin sahibi bu kadar koli hazırladığımızı görünce şaşırmış bir şekilde bunları ne yapacağımızı sordu. Ben de gülerek “Ağabey savaş çıkacak savaş. Şimdiden stok yapıyoruz. Tedbiri önceden almak lazım değil mi?” Tabi marketin sahibi bunun bir şaka olduğunun farkında olarak o da gülmeye başladı. O esnada sebze meyvelerin bulunduğu reyona yöneldim. Epey sebze meyve ve muz da aldım. Bir koliye de çocuklar için bisküvi, çikolata gibi şeyler doldurdum. Tüm kolileri hazırlayıp marketin uygun bir yerine bıraktık. Akşamüstü alacağımızı belirttikten sonra marketten ayrıldık. Akşamüstü köy minibüsüne, markette hazırladığımız kolileri götürüp yükledik. Komşu köylerdeki okullarda görev yapan öğretmen arkadaşlarımı da kendi köyüme davet ederek hazırladığımız hediye kolilerini birlikte vermeyi teklif ettim. Onlar da bu teklifi kabul ettiler. Köye vardık. Kolileri lojmana taşıdık. Havanın kararmasını bekledik. Akşam ezanı okundu. Arkadaşlarla birlikte akşam namazını kıldıktan sonra her birimiz birer ikişer koli alarak Vahit Amca’nın kapısını çaldık. Eşi pencereden bize baktı. Sonra Vahit Amca’ya seslenerek: “Muallim gelmiş Bey.” Vahit Amca kapıyı açtı. Mahmur gözleriyle bana bakarak: “Hayırdır Hocam!” “Vahit Amca, Kaymakamlıktan Sosyal Yardımlaşma Vakfı köylere yardım yapıyormuş. Biz de sizi uygun bulduk. Sizin adınıza bu yardım kolilerini oradan aldık.” Vahit Amca teşekkür ederek kolileri teslim aldı, içeri taşırken çocukların mutluluk sesleri geliyordu. Israrla bizi içeri davet etmesine rağmen biz de teşekkür ederek lojmana geri döndük. Ertesi sabah kalktık. Arkadaşlarıma kahvaltı hazırlarken kaldığım lojmanın kapısı çaldı. Kapıyı açtım. Elinde bir kâse yoğurt, sıcak bir tandır ekmeği ile Sakine kapıdaydı: “Günaydın Öğretmenim.” “Günaydın Sakineciğim.” “Öğretmenim bunları sizin için getirdim.” diyerek getirdiklerini bana uzattı. Uzatırken de: “Öğretmenim, bir şey sorabilir miyim?” “Tabi ki sorabilirsin.” “Öğretmenim, dünkü malzemeleri bize niçin getirdiniz? Hatta kutların içinde muz bile vardı.” Sakine’nin elindekilerini alarak, deniz mavisi gözlerinin içine bakıp sorduğu soruya cevap vermeye çalıştım: “Bak Sakineciğim! Onlar, sizin bizdeki emanetleriniz idi. Dün akşam emaneti sahiplerine verdik. Getirdiğin ekmek ile yoğurt ise bizim sizdeki emanetlerimiz idi. Şimdi de sen bizim emanetimizi getirdin.” diyerek göz göze geldik Sakine ile. Kapıda birbirimize tebessümle bakarak vedalaştığımızda görevlerini yerine getiren iki insanın mutluluğu vardı gözlerimizde.