Nohut Satıcısı \ Gürgün KARAMAN

Nohut Satıcısı \ Gürgün KARAMAN

Nohut Satıcısı
Nefese nefese kalmıştı. Bahçenin kapısını hızla açarak içeri girdi. Çamaşır sermekte olan annesine: Nefese nefese kalmıştı. Bahçenin kapısını hızla açarak içeri girdi. Çamaşır sermekte olan annesine: “Ana nohut bakracımı yine aldılar. Nohut satmama izin vermiyorlar. Bardağımı da kırdılar!” Annesi: “Nasıl oldu, anlat bakalım?” “Postanenin önünde duruyordum. Nohuuut, nohuuut, diye bağırarak nohutlarımı satıyordum. Yine o çocuklar geldiler. Burada nohut satmayacaksın. Bizden başka kimse buralarda nohut satamaz, diyerek nohut bakracımı aldılar. Biri de bardağımı alıp kırdılar.” “Üzülme oğlum, sana yenisini hazırlarım, hafta sonu tekrar satmaya çıkarsın. Allahlarından bulsunlar emi!” “Ama bunu her hafta sonu yapıyorlar.” “Tamam, ben bir çaresini düşünürüm.” Mehmet, hafta içi okuluna gidiyor; hafta sonları da nohut satarak harçlığını çıkarıyordu. Bazen haftada beş kg’lık olan bakraçtan iki satış yapıyordu. Kazandığı paraları da getirip annesine teslim ediyordu. Beşinci sınıfa gidiyordu, sınıfın en başarılı öğrencisiydi. Okulda tüm öğretmenleri tarafından çok seviliyordu. Her dönem takdir belgesi alıyordu. On beş tatil yaklaşmış, onu yeni bir heyecan sarmıştı. Hem takdir belgesi almıştı, hem de on beş tatilde her gün nohut satacak ve çok para kazanacaktı. Ailesi yoksul olduğu için o küçücük yaşında ailesine katkıda bulunmak istiyordu. Annesi Cemile, bu duruma bir çare bulmak için komşularının oğlundan yardım istedi. Mehmet, çarşıda nohut satarken ona göz kulak olmasını, özellikle onun nohut satmasına engel olan çocukları uyarmasını istedi. Komşularının oğlu Burhan, gözünü budaktan sakınmayan biriydi. İnce yüzlü, kafası hafif uzun, seke seke bir yürüyüşü vardı. Mehmet’i de çok seviyordu. Burhan liseye gidiyordu. Her akşam mahallede futbol maçı yaparlardı. Koca koca lise gençleri arasındaki bu maçlarda Mehmet’i kendi takımına alırdı. Mehmet de oynadığı futbol ile her maçın kahramanı seçilirdi. Annesinin bu ricası üzerine Burhan: “Cemile teyze, sen hiç merak etme. Ben icabına bakarım. Ama Mehmet bana bu sorundan hiç bahsetmedi.” “Aman oğlum, Mehmet’e sahip çıkacağım derken kimseyle de kavga falan etmeni istemiyorum.” “Yok, teyze sen merak etme.” Karneler dağıtılmış, Mehmet karnesini ve takdir belgesini almıştı. Arkadaşlarıyla karnelerini sallaya salaya okuldan çıkıp eve doğru gidiyorlardı. On beş tatilde ne yapacaklarını birbirlerine soruyorlardı. Mehmet de hafta sonları olduğu gibi on beş gün boyunca çok nohut satacağını ve çok para kazanacağını söylüyordu. Bunları söylerken de aklında, nohut satmasını engelleyen o iri yapılı çocuklar geliyordu. Eve vardığında annesine: “Ana, yeni bakracım hazır değil mi? Bak, yarın sabah erkenden nohut satmaya çıkacağım.” “Tabi oğlum, hazırladım. Hem bu defa sana Nafiye teyzen çok güzel bir nohut getirmiş. Kocaman kocamanlar. Bundan çok satarsın.” “Yaşasın ana, desene bu tatilde zengin olacağım!” Annesi gülümseyerek: “Nasip oğlum, Allah ne verdiyse şükretmek lazım.” dedi. *** Tatilin ilk günüydü. Havalar adeta buz kesiyordu. Annesi, havanın bugün çok soğuk olduğunu, isterse nohut satmaya çıkmamasını söylediyse de dinletemedi. Nohut bakracını alıp evden yaklaşık bir buçuk kilometre uzaktaki çarşı merkezine nohut satmak üzere yola çıktı. Yolda yürürken, soğuk hava ellerine ve yüzüne vuruyor, elleri ve yüzü soğuktan kızarıyordu. Çarşıya vardığında Burhan abisinin dükkânda olacağını düşünerek “Önce ona bir selam vereyim.” dedi. Dükkâna vardığında içerde bir iki müşteri ve Burhan’ın babası vardı. “Selam aleyküm Remzi amca. Burhan abi yok mu?” “Aleyküm selam evladım. Dışarı çıktı, birazdan gelir. Gel biraz otur da ısın, üşümüşsün.” “Yok amca üşümedim.” diyerek hafifçe sobanın yanına yaklaştı ve birazcık olsun ısınmaya çalıştı. Üşüdüm demeyi gururuna yediremedi. Yetişkin bir insan gibi davranıyordu. Bu hali müşterilerin de dikkatini çekmişti. Müşterilerden biri merakla “Bakracında ne var bakalım?” “Nohut amca, nohut satıyorum.” “Maşallah bu yaşta, bu soğukta!” “Ne var ki yaşımda amca, hava da çok soğuk değil ki.” Adam hayranlıkla: “Hadi nohutun tadına bakalım, ver bir bardak.” Mehmet, sevinçle hemen bakracın ağzını açtı, bardağı doldurup kâğıttan yapılmış külahın içine koyup üzerine hafif tuz serpip adama uzattı. “Bir lira amca.” Nohutun kilosunu altı liradan alıyordu. Bir kilo nohuttan ortalama on su bardağı çıkıyordu. Annesi, nohutları akşamdan suya basar, sabah erkenden kaynatıp hazırlardı ona. Adam parayı tam uzatırken yandaki diğer müşteriye: “Sen de alır mısın Ali Bey, vallahi çok güzel. Bu soğuk havada da insanın içini ısıtıyor. Hem nohut çok faydalıdır.” Eliyle de şapkasını hafif yukarı doğru kaldırıp gülümseyerek: “Bak maşallah, bu yaşta hayat mücadelesi veren bir çocuk. Tabi Sen ağasın, hadi bir bardak da sana ısmarlayayım.” Mehmet hemen bardağı doldurup kâğıttan yapılan külaha koyup, üzerine hafifi tuz serptikten sonra: “Buyur Ali Ağa, vallahi bu nohutlarım çok güzel.” Ali Ağa kâğıt külahı alarak nohutlarını yemeye başladı. Mehmet de iki lira kazanmış olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Tam o sırada Burhan içeri girdi. “Mehmet, oğlum bu karda kışta da nohut mu satılır? Bak dışarıda çok kuru soğuk var.” Mehmet: “Yok be abi, çok da soğuk değil. Sen merak etme, ben satarım.” diyerek kapıya yöneldi. Tam çıkacağı sırada Burhan: “Mehmet, nerde satış yapacaksın?” “Postanenin yanında abi. Orası kalabalık oluyor. Daha çok müşteri olur.” Mehmet dükkândan çıktıktan sonra Burhan, babasına biraz işi olduğunu, geç gelebileceğini söyleyerek izin isteyip o da Mehmet’in arkasından çıktı. Dükkânları çarşının aşağısındaydı. Mehmet yukarıda bulunan postaneye doğru yavaş yavaş yürüyor, bir taraftan da “nohuuut, sıcak nohuuut!” diye hafif hafif bağırıyordu. Gözden kaybolmayacak şekilde, Burhan da onu izliyordu. Kalın, siyah bir mont giymiş; elleri ceplerinde, boynuna atkısını sarmış, Mehmet’in arkasından yürüyor, bir taraftan da etrafı kolaçan ediyordu. Hava soğuk olduğu için dışarda fazla kalabalık yoktu. Mehmet’i böylece rahat takip ediyordu. Mehmet, postanenin olduğu bölgeye varmış, postanenin hemen bitişiğindeki kahvenin önünde duruyordu. “Nohuut, sıcak nohuuut!” Burhan, yaklaşık yüz metre geride bulunan eski bir kahvenin önünde iskemle atarak oturmaya başladı. Bir taraftan çayını yudumluyor, diğer taraftan da Mehmet’i gözlüyordu. Aradan yarım saat geçmemişti ki üç kişinin Mehmet’e yanaştığını gördü. Hemen hızlı bir şekilde yerinden fırladı. Yanlarına vardığında, Mehmet’in etrafını saranların tanıdık olduğunu gördü. Büyükleri Sarı Fevzi’ydi. Sarı Fevzi, herkesin illallah ettiği biriydi. Yaşça da Burhan’dan büyüktü. Diğerleri ise Simitçi Bekir ile Kirli Murat’tı. Sarı Fevzi, Simitçi Bekir ile Kirli Murat’a liderlik yapıyor, o bölgede kendilerinden başka kimsenin ayaküstü bir şeyler satmasına izin vermiyordu. Kirli Murat, Mehmet’in yakasını tutmuş; Simitçi Bekir de elindeki bakracı almak için çekiştiriyordu. Sarı Fevzi de elleri arkasında, başı havada, tepeden Mehmet’e bakarak: “Oğlum, ben sana buralarda nohut satmayacaksın, buralar bizden sorulur. Bizim iznimiz olmadan burada kimse ayaküstü bir şey satamaz, demedim mi?” Mehmet, ufacık boyuyla bir eliyle yakasına uzanmış Kirli Murat’ın elini yakasından sökmeye, diğer eliyle de bakracını bırakmamaya çalışıyordu. Sarı Fevzi’nin sözleri, Burhan’ın kulaklarında şimşek gibi çakmıştı. “Bu kocaman adam, nasıl oluyor da bu ufacık nohut satıcısına kabadayılık yapıyor?” diye düşünürken Sarı Fevzi’nin eli havaya kalkmış, tam Mehmet’e bir tokat indirecekken ani bir hareketle Sarı Fevzi’nin kolunu havada kalmıştı: “Hoop, hemşerim! Ayıp değil mi ufacık çocuğa el kaldırmak?” Sarı Fevzi neye uğradığını şaşırmıştı. Bir koluna, bir de kolunu havada tutup kendisini engelleyen Burhan’a dikkat kesildi: “Sana ne oluyor Burhan? Bu bizim meselemiz, seni ilgilendirmez arkadaş!” “Bal gibi ilgilendirir Sarı! Sana kalsa, sen kimseye nefes alma hakkı bile tanımazsın. Senin ne dolaplar çevirdiğini çarşıdaki bütün esnaflar biliyor.” İlk defa Sarı Fevzi’nin çevirdiği dolapları yüzüne vuran biri çıkmıştı. O güne kadar kendisine ufak tefek uyarılar yapılmış olsa da, esnaflar ondan çekiniyordu. Birkaç kavgasına şahit olan esnaf onun kötülüklerinden kendilerini korumak için işi sadece uyarılarla geçiştiriyordu. Burhan’ın olaya müdahalesi ile Kirli Murat’la Simitçi Bekir, Mehmet’i bırakmış olayı izlemeye başlamışlardı. Liderleri Sarı Fevzi’nin şimdi Burhan’ın canına okuyacağını düşünüp kendi aralarında konuşuyorlardı. Mehmet de Burhan’ın arkasına geçmiş olanları izliyordu. Tartışma iyice büyümeye başlamıştı. Burhan ani bir hareketle, kendisinden hem yaşça büyük hem de vücutça daha kuvvetli görünen Sarı Fevzi’nin yakasından tuttu: “Bir daha bu çocuğa karışmayacaksınız. Sadece bu çocuğa değil, hiç kimseyi ayaküstü satışlarında engellemeyeceksiniz, anladın mı Sarı?” “Bıraksana lan!” “Önce bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair söz vereceksin!”” “Sana yakamı bırak dedim!” “Söz vereceksin!” “Kim oluyorsan sen, kendini ne sanıyorsun? Burada en akıllı sen misin lan?” Burhan bu defa iki eliyle Sarı’nın yakasına yapıştı. Sarı neye uğradığına iyice şaşırmış, tüm cesaretini yitirmeye başlamıştı. Burhan, onun karşısında demir bir yumruk gibi duruyordu. Kendisinden daha kuvvetli ve iri cüssesiyle Sarı’yı tüm kuvvetiyle silkelemeye başladı. Tam o sırada Sarı, elini arkasına götürüp bir sustalı çıkardı. Burhan bunu görünce yakasını bıraktı. Bir iki adım geri çekildi. Sarı, Burhan’a doğru adım atmaya başladı. Burhan, ani bir hareketle Sarı’nın bileğinden yakaladı. Tüm heybetiyle ve kuvvetiyle Sarı’nın üstüne çöktü. Bileğini kıvırıp, elinden sustalıyı çekip aldı ve yüzüne şimşek gibi bir yumruk savurdu. Sarı, olduğu yere yığıldı. Tüm bu olanlar iki üç dakika içinde gerçekleşmişti. Kahvede oturanlar da dışarı çıkmış, başlarına toplanmıştı. Burhan, Kirli Murat’la Simitçi Bekir’e dönerek. “Bu liderinizi alıp buradan hemen defolun!” diye bağırdı. Başına toplanmış esnafa da: “Kimse kendisini bu çarşının sahibi sanmasın. Bu çarşı hepimizin. Hepimiz birbirimizi tanıyoruz. Bu çarşıda kimse kimseye haksızlık yapmayacak. Kimse kimsenin hakkını çiğnemeyecek. O kadar!” Sarı Fevzi ayağa kalkarak büyük bir utançla Kirli Murat’la Simitçi Bekir’e bağırıp oradan hemen uzaklaştı. Çarşı esnafı ve kahveden çıkıp olay yerine gelen insanlar, bu delikanlı çocuğu takdir etmişlerdi. Kendisinden yaşça büyük ve vücutça da daha kuvvetli olan belalı Sarı Fevzi’ye nihayet birileri ders vermişti. Mehmet, Burhan abisine sarılarak: “Benim yüzümden başını belayı soktun abi. Allah senden razı olsun. Sen artık benim gerçek abimsin.” Burhan gülümseyerek: “Tabi öyleyim oğlum, ne sandın sen! Hadi nohut satmaya devam et bakalım.” Mehmet hem üzülmüş hem de artık rahat rahat nohut satacağı için çok sevinmişti. Bakracını alıp “Nohuut, sıcak nohuuut!” diye hafif hafif bağırmaya başladı. Burhan, oradan ayrılırken ara sıra arkasına dönüp, tebessüm ederek ona bakıyordu. O uzaklaştıkça sesin yankısı da yavaş yavaş azalıyordu. “Nohuut, sıcak nohuut!”

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.