KOFİ ÖYKÜSÜ \ Gürgün KARAMAN
Kofi
“Yoksulluk, içimizdeki insanı taşıyan en büyük erdemdir.” Fakir bir ailenin ortanca çocuğuydu. İlkokulu yeni bitirmişti. Okumak onun en büyük hayaliydi. Beşinci sınıfın sonunda karnesini aldığında büyük bir mutlulukla eve gelmiş, takdir belgesini anne ve babasına gösterip başarısıyla gururlanıyordu. İlkokul hayatı boyunca da her zaman takdir belgesi almıştı zaten. “Anacığım, bak oğlun ilkokulu bitirdi; bu sene ortaokula başlayacak.” “Aferin oğluma, dayılarına çekmiş zaten.” “Öyle mi?” “Felek ninen sana hep ‘Deccal’ derdi.” “Yapma be ana, Deccal kötülük demektir. Ben kötü biri miyim?” “Hayır, oğlum çocukken aşırı hareketliydin. Maşallah çok zekisin. Hem de çok çalışkansın. Felek ninen bundan dolayı böyle diyordu. Üstelik torunları arasında en çok seni seviyordu.” “Biliyorum ana, ninem beni çok severdi. Ama deccal demesini hiç sevmiyordum.” Felek Nine, dağ gibiydi. Sırtı hafif kambur, burnu az uzun, esmer tenli, parmakları ince, çenesi küçük ve tatlıydı. Yüzüne, hele de çenesine baktığınızda ‘minik bir kadın’ derdiniz ama konuşunca dünya kadar tatlı biri hemen olduğunu anlardınız. Geniş omuzları vardı. Beş vakit namazını kılardı. Küçük bakır sürahisi, boynunda doksan dokuzluk tespihi, bileklerinde mavi yeşil boncuklar, başında eşarbı ve eşarbın etrafına sarılı ince yazması; rengârenk, kış aylarında başı ve yüzü soğuktan koruyan, şal olarak da boyna takılan, namaz kılarken de omuzlarına attığı egali , elinde bastonu ile antika bir dükkan gibiydi. Hele bir kofisi vardı… Görülmeye değer bir sanat eseriydi. Şimdiki modacıların, insanı çıplaklaştıran tasarımlarının hiçbiri bu kofinin yanından bile geçemezdi. Kofi, kumaşla kaplı bir başlıktı. İnce tahtadan ya da sacdan yapılırdı. Alın kısmına altın, gümüş, bakır gibi rengârenk pullar, boncuklar takılarak süslenirdi. Uzun ve enli bir örtü ile çene altından geçirilip baş üstünden dolanarak bağlanırdı. Renkli renkli fistanları vardı Felek ninenin. Bu renkli fistanların üstüne bir de kofiyi başına bağladı mı dünya güzelli seçilmemesi işten bile değildi. Daha ilkokula yeni başlamıştı ki Felek ninesi ölmüştü. Ninesinin ölümü onu büyük bir yalnızlığa sürüklemişti onu. O aşırı hareketli, yaramaz, köyün çocuklarıyla sürekli kavga eden çocuğun yerine uysal, içine kapanık biri gelivermişti. Ama zaman zaman, içindeki o eski çocuk geri dönmüyor da değildi. Bazen içinde fırtınalar kopuyor, volkanlar patlıyor, isyan ediyordu. Hele bir keresinde köyün en büyük, adalet duygusu en zayıf aşiretinden birileri babasını kırda, gözleri önünde dövmüştü ki isyanı gökyüzünü titretmişti. Hayatı boyunca bu olayı hiç unutmamıştı. Babasını dövenlere karşı elinden bir şey gelmemişti. Zaten bu olaydan sonra da gerek bu olayın etkisi gerekse babasının, kendi akrabalarıyla olan anlaşmazlıkları nedeniyle köyden göç etmişler, dayılarının yanına taşınmışlardı.
***
İlkokulu, ikinci sınıfa kadar dayılarının bulunduğu köyde okumuştu. Babası memleket hasretine dayanamamış, evi barkı toplayıp köylerine yakın bir ilçe merkezine taşımıştı tekrar. Zamanla durumları biraz düzelmişti. Babası bir ev bile satın almıştı. Yedi kardeştiler. Kızlardan ikisi uzak memleketlere gelin olarak gitmişti. Kendisinden büyük iki erkek kardeşten biri de evlenip evden ayrılmış, diğer büyük erkek kardeşin ise eve uğradığı yoktu. O da uzak memleketlerde inşaat işlerinde çalışıp eve yardımcı olmaya çalışıyordu. Kendisinden küçük bir kız kardeşi, bir de erkek kardeşi kalmıştı. Annesi, babasının ikinci eşiydi. Babasının ilk eşi ölünce, annesiyle evlenmişti. Babası sert bir insandı fakat çok merhametliydi. Belki de sertliği, çektiği sıkıntılardan, yoksulluktan kaynaklanıyordu. Yoksulluk insanının belini büker, insanı haşin yapar fakat merhametini de yüceltir. Çünkü yoksul insanın duygudaşlık yeteneği, hemhal olma özelliği güçlü olur. Hele hele Anadolu irfanıyla bezenmiş bu topraklarda sabır, şükür, kanaatkârlık gibi erdemler insanları ayakta tutan en güçlü değerlerdir. Ailenin maddi durumu iyi olmadığı için özellikle büyük ağabeyi onun okumasına karşı çıkıyordu. “Gitsin çobanlık yapsın, eve katkıda bulunsun. Okuyup de ne yapacak, avukat mı olacak baba?” diyerek, babasının onu okula göndermesini engelliyordu. Annesi ise evladının okumasını istiyordu fakat son kararı babası verecekti. Yaz mevsiminde hayvanlarını alıp yaylaya çıkmışlardı. O yaz kendi kuzularını güderek günlerini geçirdi. Zaten bölgedeki çocukların hemen hemen hepsi, okul tatil oldu mu aileleriyle yaylaya çıkardı. Kimi büyükbaş, kimi küçükbaş hayvan güderlerdi. Tek geçim kaynağı hayvancılık ve yaylacılıktı. Yaz mevsiminin ortalarında da çayırlar biçilir, otlar toplanarak ilçeye getirilirdi. Hayvanlar kış aylarında da bu otlarla beslenirdi. Yaz boyunca aklında hep ortaokula başlama hayali vardı. Okul tatil olduktan sonra babası ile ağabeyinin konuşmalarına şahit oluyordu. Bazen bir kenara çekilip sessizce ağlıyordu. Bazen de annesine gidip, gerçekten de kendisini okula gönderip göndermeyeceklerini ısrarla soruyor, annesi de yavrusunu teselli ediyordu. Kadıncağızın elinden de fazla bir şey gelmiyordu ama her fırsatta, babasına bu durumu açıp, çocuğunun okuması gerektiğini söylüyordu.
***
Yaylacılık zor işti ama çocuklar için cennetten bir bahçeydi. Dağlar, pınarlar, derelerin şırıltısı; meleyen koyun ve kuzuların sesi, rüzgârın uğultusu, yamaçlardaki kar yığınları, yemyeşil çayırlar, bin bir renkte çiçekler… Hele çocukların o kar yığınlarının üzerinde, tepeye çıkıp, altlarına poşet koyarak kaymaları yok mu? En başarılı kayakçılara bile taş çıkarırlardı. Koyunlar öğle üzeri, kırlardan mezraya getirilir; sütleri sağılırdı. Sağılacak koyunlar, yuvarlak ya da kare şeklinde yapılan, etrafı taşlarla çevrilmiş, ortalama bir metre yüksekliğinde duvarla çevrelenmiş bir alana konulurdu. Bu alana ağıl denilirdi. Ağılın bir kapısı vardı. Kapıda iki kişi olurdu. İçerde de genellikle bir iki çocuk olurdu. Çocuklar, ellerindeki ince sopalarla koyunları çıkış kapısına doğru sürerdi. Çıkışa gelen koyun, tam çıkmak üzereyken burada bekleyen biri, koyunu hızlı bir şekilde boynundan tutardı. Bu çıkış kapısında bekleyen diğer kişi ise koyunu sağan bir kadın olurdu. Başından tutulan koyunun arka bacaklarını hemen açar, koyunun memelerindeki sütü kovaya sağmaya başlardı. Bazı koyunlar çok asabi olurdu. Bunların sütünü sağmak çok zahmetliydi. Nadiren de olsa bu asabi koyunlar kovaya sağılan sütün dökülmesine sebep olurdu. Bu nedenle sağım işine başlar başlamaz kapıda bekleyen kişiler, ağılın içindeki çocuklara seslenir, önce asabi koyunları kapıya sürmelerini söylerdi. Koyunların sağım işi devam ederken kuzular da yakınlarda bekletilirdi. Sağım işi tamamen bitince kuzular salıverilerek annelerine, son sürat koşmaya başlardı. Melemeleri her tarafı kaplardı. Kuzular sağım işinden sonra ikindi vaktine kadar anneleriyle kalırlardı. İkindiden sonra kuzularla koyunlar ayrıştırılır; kuzular bir tarafa, koyunlar da başka taraflara tekrar yayılmaya çıkarılırdı. Mevsimin ortalarında çayırlar biçilmeye başlandı mı, çobanlar biraz daha rahat ederlerdi. Çünkü çayırların yeşilliği koyun ve kuzuları çok iyi doyurur, böylece onların işi de kolaylaşıyordu. Bir de çayırlar, hayvanlar için yasak bölgelerdi. İnsanoğlu işte, her yerde mutlaka bir yasak bölge inşa ediyor. Mehmet bu çayır yasaklama işini hiç sevmiyordu ama kimsenin çayırına da zarar vermiyordu. “Bu yasaklar olmazsa, çayırlardaki otlar da büyümez. Koyunlar da kışın açlıktan ölürler.” diye düşünüyordu. Hem herkesin çayırı ve tarlası var. Otları biçtikten sonra kamyonlara yükleyip satıyorlardı. Bundan da para kazanarak geçimlerini sağlıyorlardı. Fakat bu yasak işini çok abartıyorlardı. Birinin çayırına koyun ya da kuzu girdi mi ölümle sonuçlanan kavgalar bile çıkıyordu. Etrafta bu türden birçok olay yaşanmıştı. Bu olaylar yüzünden sülale boyu devam eden kan davaları oluşmuştu. Otların biçilme zamanı gelmişti. Herkes otlarını biçip toplamış, kimi satmaya başlamış, kimi de ilçeye gönderiyordu. Büyük çayır sahipleri bu işten çok para kazanıyordu. Hatta babası ona “Oğlum bu çayır ağaları var ya, devlet zamanında bunlara bol keseden vermiş. Onlar da başımızda çayır, yayla ağası diye geçiniyorlar. Hiçbir zaman şunu unutma, bu ağalar zalimdir. Bak bizim Zilan’daki yaylamıza da el koydular. Gücümüz yetmedi alamadık onlardan.” Mehmet, Zilan’daki yaylalarını biliyordu. O, küçücük yaşında bile burada büyük zulümlerin yaşandığının farkındaydı. Bazen babasıyla annesi ona Zilan’da büyük bir katliam yapıldığını söylerlerdi. O da ne olduğunu merak eder, babası ve annesi de buradaki katliamın hikâyelerini anlatırlardı. Hatta Cibril amcası Zilan’daki katliamları anlatırken, bir şair gibi anlatmaya başlardı. Anlatırken öyle duygulanırdı ki dayanamayıp ağlardı. O da bu anlatımlardan çok etkilenirdi. İşte yaylaları da tam bu Zilan Deresi denilen yerdeydi. Yaylanın ortasında büyük bir göl ile iki küçük göl vardı. Bundan dolayı bu yayla bölge de “Göller Yaylası” olarak bilinirdi. Bölgenin en meşhur yaylasıydı. Kuzuları burada güttüğü zamanlarda annesiyle birkaç defa derenin derinliklerine kadar inmişler, oradan yaban elmaları toplayarak sırtlayıp getirmişlerdi. Akşam da yayladaki insanlara dağıtmışlardı.
***
Yaylada küçük bir çayırları vardı. Babası bu çayırı biçmiş, otları kamyona yükleyerek ilçedeki evlerine göndermişti. Otlar bahçeye yığılmıştı. İlkbahar geldi mi bu otlardan düşen tohumlar bahçede filizlenmeye başlardı. Bahçe adeta bir cennet bahçesine dönerdi. Yayladaki tüm güzellikler bahçeye taşınmış olurdu. Yaylada Hamit Amca denilen akrabalarının çok hayvanı vardı. Arada bir babasının, ağabeyinin yanına gelir, Mehmet’in kendisine çoban olarak verilmesini isterdi. Eylül ayı gelip çatmıştı. Bu arada sevindirici bir haber gelmişti. İlkokul beşinci sınıfların girdiği bir imtihanı kazanmış; kaydının, okul kayıtları bitmeden yapılması gerekiyordu. Sınavı kazandığı haberini aldığında mutlulukla karamsarlığı aynı anda yaşıyordu. Babası da oğlunun okumasını istiyordu. Ama yoksulluk insanın elini kolunu bağlıyordu. Yaşı da epey ilerlemiş, yetmişine dayanmıştı. Sırtında hafif kamburu, nasırlı elleri, çökmüş gözleri, kırış kırış olan yüzü, her halinden yaşamı boyunca çektiği sıkıntıları dışa vuruyordu. Elinden fazla bir iş gelmezdi, ancak hayvancılık yaparak ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu. Mehmet’i bu sonbaharda Hamit Bey’in yanına çoban olarak verirse hiç olmazsa eve biraz katkı olacak diye düşünüyordu. En sonunda, o sonbahar için Mehmet’i Hamit Bey’e çoban olarak vermeye karar verdi. Ortaokul kayıtları başlamış, herkes kaydını yapmaya başlamıştı. Annesi bu duruma çok üzülmüş, eşiyle sürekli tartışıyordu. Mehmet, için için ağlıyor; her fırsatta kaçıp okula gideceğini annesine söylüyordu. Annesinin ısrarları sonucunda babası, Mehmet’i çoban yapmaktan
vazgeçti, kararından döndüğünü Hamit Bey’e söyleyerek, oğlunu okula göndereceğini söyledi.
***
Akşam olmuştu. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. İçi içine sığmıyordu. Gözleri fır dönüyor, kalbi pat pat atıyordu. Öyle bir merak, öyle bir hüzün çökmüştü ki üstüne, kuzuları çadırın yanına kadar getirip ağıla nasıl koyduğunu bile hatırlamıyordu. Ağılın kapısını kapattıktan sonra annesine koştu: “Ana yarın ilçeye gidiyorum değil mi?” “Müjde oğlum, baban seni okula gönderecek.” Ne diyeceğini bilemiyordu. İçi içine sığmıyordu adeta. Sabahı zor etmiş, gece boyunca gözlerine uyku girmemişti. Güneş doğmadan, yayladan ilçeye yolcuları götürüp getiren arabaya binecek, şehre varır varmaz ortaokula kaydı yapılacak, okumaya devam edecekti. Hep bunları hayal ediyordu. Sabah erkenden anasıyla birlikte yataktan fırlamış, üstünü başını giymişti bile. Anası: “Oğlum, Felek Nine sana diyordu? “Deccal diyordu ana.” dedi tebessüm ederek. “Felek Nine’nin kofisini hatırlıyor musun?” “Hatırlamaz olur muyum ana!” “Hadi bakalım Deccal, feleğin çemberini yine kırdın!”
Derkenar Hayatımız feleğin çemberinden geçer bu topraklarda. Kimimiz bu çemberi kırar, kimimiz bu çemberin içinde döner. Kimimiz başarı veya başarısızlıklarını “felek”e yükler. Felek, kimini güldürür; kimini ağlatır. Hakikat mi? Felek dünyayı terk edeli hayli zaman oldu. Her insan kendi şansını kendisi yaratır. Ne ki kendimiz olmamıza müsaade edilmeyen bin bir türlü baskı, yoksulluk, yoksunlukla hep mücadele ederiz. Gelenekler, bizleri hayatta tutan en büyük motivasyonlardır. Modern hayatın savrukluğu karşısında tutunamıyoruz. Neyi kaybettik acaba?