BİR BABET, İKİ HAYAT, ÜÇ ÜLKE 2 \ Faysal DEMİR

BİR BABET, İKİ HAYAT, ÜÇ ÜLKE 2 \ Faysal DEMİR

SURİYE

Asuman Hanım öğlen çıkıp ikindi vakti ancak eve vardığı pazar alışverişinden sonra kızı Eflin’i oynaması için bahçeye bırakmıştı. O günlerde ülkede yaşanan olumsuz olaylardan dolayı fazla da sokağın uzağına çıkmamasını sıkıca tembihlemiş ve hızlıca eve doğru girip akşam yemeğini yapma hazırlığına girişmişti. Ülkede yaşanan iç karışıklıklar ve olumsuz olaylar nedeniyle ailenin geçmişteki o mutlu ve huzurlu aile tablosu yerini endişe ve korkuya bırakmıştı. Her gün korku ile hediyelik eşya dükkânına giden eşi Agâh ve oğlu Aylan için endişe etmekte, sürekli arayıp, durumlarını sorup haber almaktaydı. Yemek hazırlıklarına başlamadan eşini arayıp iyi olduklarını öğrendikten sonra daha erken eve gelmelerini söyleyip telefonu kapatan Asuman Hanım yemek hazırlığına başladı. Aile, Suriye’nin Humus şehrinin El-Vaer Mahallesi’nde üç odalı bahçesinde çeşitli meyve ağaçları olan ve bir aileye yetecek şekilde sebze ekilebilecek çiçeklerle kaplı bahçesi olan, dışarıdan bakıldıkça huzur veren bir manzarası olan güzel bir evde kalıyordu. Agâh’ta evinin hemen 2 km uzağında babadan kalma ve şehrin bilinen esnaflarından olan hediyelik eşya dükkânını oğlu Asaf ve komşusu genç Musa ile beraber çalıştırıyordu. Ülkede yaşanan iç karışıklıklardan önce işleri iyi olan Agâh Bey’in bu olaylar ile birlikte onunda işlerinde sıkıntılar çıkmaya başlamış dükkâna kendini çeviremez hale gelmişti. Bu da Agâh’ın canını sıkıyordu; ama ülkenin durumu daha can sıkıcı ve endişe verici olduğundan aklı daha çok oraya takılıyordu. O gün de işlerin durgun olmasından ve eşinin erken eve gelmesini istemesinden dolayı akşam ezanına doğru dükkânı kapatıp eve doğru yol aldılar. Eve yaklaştıklarında genç Musa Agâh Bey’den müsaade isteyip, küçük Asaf’ı öptükten sonra vedalaşıp evine doğru gitti. Bahçenin kapısını açıp içeri giren baba oğul avluda oyuncağı ile oynayan Eflin ile karşılaştılar. Onları gören Eflin koşarak önce babasına sarılıp öptü, sonra da ikizi olan Asaf ile tokalaştı ve babasının elinde olan poşetleri alıp, onlardan önce içeri girip mutfağa doğru koşarak annesine babası ve kardeşinin geldiğini haber etti.

-Anne, anne! Babamla Asaf geldiler.

REKLAM ALANI

(Kızının sesiyle endişe eden Asuman Hanım kapıya mutfaktan salona doğru gider)

-Hoş geldin beyim.

-Hoş bulduk hanım.

(Oğluna doğru giderek başından öpen Asuman Hanım)

-Benim aslanım, Asaf’ım, sen de hoş geldin prensim.

-Hoş bulduk anne.

Eşinin ve oğlunun erken gelmesinin sevinciyle Asuman Hanım hemen mutfağa geri döndü. Hazırladığı yemekleri sofraya bıraktı ve onları yemeğe çağırdı. Hep birlikte yemeğe oturan aile yemeklerini yedikten sonra sofrayı kaldırdılar. Yemekte düşünceli olan ve pek konuşmayan eşinin halini gören Asuman Hanım durumdan haberdar olsa da eşini sıkıntının ne olduğunu sordu. Karşılığında yine aynı ülke sorunları ve bununla başlayan işlerin kesat durumunu anlatan Agâh bunları çocuklarına hissettirmemeye çalışır ve bunu eşine de söyler. Bu konuda anlaşan aile o gece de yine çocuklarıyla geçmişte olduğu gibi gülerek, oynayarak geçirirler ve yorgun düşen çocuklarını yataklarına yatıran çift kendi odalarına çekilirler. Geçmişe oranla daha endişeli ve korku ile yatağa geçen çifti uyku pek de tutmak bilmiyordu. Saatler ilerledikçe gecenin zifiri karanlığı ile birlikte onlarında içindeki endişe hat safhaya çıkmıştı. Çünkü karanlığı ara ara yırtan uzaktaki patlama sesleri daha yakından hissedilmeye başlanmıştı. İyice uykusu kaçan çifti, yatağından kurşun hızıyla çıkaran çocuklarının ağlamaları olmuştu. Koşarak çocuklarına doğru ilerleyen çifti daha odaya varmadan yeni bir patlama sesi ve sallantısı ile kendilerini yerde bulmuşlardı ve o an anladılar ki kapıldıkları korku artık yanı başlarındaydı. Korkulan olmuştu. Artık ülke savaş haline girmişti. Şehir o gece bombalanmış; her taraf ateş, acı, çığlık sesleri ile birlikte kan ve zehirli ölüm kokan gazlar ile dolmuştu. Birden yerinden fırlayan baba koşarak kendisine gelen evlatlarını, kucaklayıp eşiyle birlikte evin arka tarafında bulunan küçük bir kulübeye girdiler. Çocuklarını biraz daha güvenli bir alana alan baba Agâh içerden kendilerine yarayabilecek eşya birtakım ihtiyaçları bavula koyup hızlıca oradan çıktı. Tam dışarıya ayağını atar atmaz yanında biten patlama sesiyle bir kez daha yere yıkılan Agâh, bu sefer de şanslıydı. Hemen yerinden doğrulup, ailesinin bulunduğu yere girip onlara buranın saklanmak için pek de güvenli olmadığını hemen oradan uzaklaşmaları gerektiğini anlatarak, onları oradan çıkarıp gecenin karanlığında ara sokaklardan kâh yere eğilerek kâh sürünerek uzaklaştılar. Evden epeyce uzaklaşıp iş yerine doğru gitmekte olan ailenin karşılaştığı görüntü hiç iç açıcı değildi. Çünkü baba yadigârı ekmek tekneleri olan dükkânları çoktan harabeye dönmüştü bile. Manzara karşısında iyice ağlamaklı olan baba Agâh hemen o duygudan silkelenip ailesine odaklandı ve onları bu dehşetten koruması gerektiğini düşünerek onları oradan uzaklaştırmaya başladı. Hızlıca şehrin biraz dışına çıkan aileyle birlikte aynı dehşeti yaşayan yüzlerce aile vardı. Ağlama sesleri çocuk sesleri ve patlama sesleri birbirine karışırken dönüp şehre bakan Agâh gördüğü manzara ile bu sefer gözyaşlarına hâkim olamadı ve ağlamaya başladı. Doğup büyüdüğü şehir yakılmakta, yıkılmakta ve bunu görerek belki bir daha hiç geri gelemeyecek olma hissine kapılarak kahroluyordu.

Artık geride talan edilmiş bir Humus görülüyordu ülkenin en büyük şehirlerinden olan yer artık kan, öfke, kin ve zehir kokuyordu. Birden omzunda hissettiği el ile kendine gelen Agâh dönüp eşi Asuman Hanım’ın gidelim bakışı ile tekrar yola koyuldu. Geride kalan gürültüden hızlıca uzaklaşan aileler şehirden iyice uzaklaşıp daha güvenli olan bir köye doğru geldiler. Birkaç gün kaldıkları köyden sonra iyice alevlenen ve ülkenin her yerini saran savaştan kurtulmak ve ailesini korumak isteyen Agâh birkaç günlük süre içerisinde aklından geçirdiğini yapmaya karar verdi.

Evet, Agâh önce Hama daha sonra İdlip üzerinden Türkiye’ ye oradan da Avrupa’da yaşayan kız kardeşinin yanına gitmeyi düşünmüştü. Bunun için iki gün daha hazırlık yapıp ona göre bir yol haritası belirlememişti. Agâh tüm bu planları yaparken eşi Asuman Hanım her dakika onun yanında destekçisi olmuştu. Onu güçlü kılan şey eşinin desteğiydi. Her şey hazırlanıp planlanırken ülkede ki kaos ve savaş ortamı da iyice dozunu arttırmıştı. Savaş her dakika daha fazla yere bulaşıyor daha fazla cana mal oluyordu. Çünkü artık ülkedeki durum bir iç karışıklıktan çıkmış dünya savaşsı haline gelmişti. Ve onlara doğru da yeniden hissedilmeye başlanmıştı. Civar semt ve köylere doğru uzanan kan ve öfke kokusu daha yakından hissedilmeye başlanmıştı. O günün sonuna doğru gece köyden çıkma hesapları yapılmıştı. Bunun için uygun vakit gece karanlık saatleriydi ve onlar da o anı beklemeye başlamıştı. Saatler ilerledikçe endişeye kapılan Asuman Hanım sürekli dualar okumakta, çocuklarını sık sık öpüp koklamaktaydı. Eşine sanki yıllarca hasret kalmış da görmemiş gibi bakışlarla onu süzmekteydi. İçinde tarif edilmeyen bir duyguyla eşine yaklaşan Asuman Hanım kocasına sarılıp çocuklarına ne olursa olsun sahip çıkmasını istemişti. Eşinin bu haline alışık olmayan Agâh Bey ona bakıp başını okşamakta, merak etme beraber koruyacağız demekteydi. Bütün bu olanlardan habersiz uykuda olan çocuklarını yolculuğa çıkmak için uyandıran aile yavaştan toparlanmaya başladı. Yol hazırlığına giren aileyi birden yakından gelen kurşun ve patlama sesleri korkutmaya başlamıştı. Hızlanan aile hemen bulundukları yeri terk edip karanlıkta belirledikleri istikamette yola koyuldular. Onlar hızla giderken kurşun ve patlama sesleri daha yakın hissedilmeye başlamıştı. Artık şimdiye kadar kaldıkları yer de güvenli değildi ve buradan hızlıca kurtulmak istiyorlardı. Geldikleri tarafa doğru hızla uzaklaşan aileyi biraz yavaşlatan çocukların yorgunluğuydu ama bu onlar için tehlike demekti. Çocukların yorgunluğuna bakan aile kesilen sesleri de fırsat bilek biraz dinlenmelerini sağladılar. Kısa süreli bir dinlenmeden sonra gelen sesler ile irkilen aile kaldığı yerden devam etmeye koyuldu. Daha 10-15 metre mesafe gitmeden yanlarında patlayan bomba sesi ile kendilerini yerde buldular. Çocuklarının üzerine kapaklanan Asuman Hanım gelen bomba parçaları ile darbe almış ve öylece kanlar içinde kalmıştı. Yerinden doğrulup eşine ve çocuklarını kaldırmaya çalışan Agâh Bey gördüğü manzara karşısında serseme döndü. Çünkü karısı Asuman Hanım vücuduna aldığı bomba parçaları ile kanlar içinde kalmıştı ve kan çocuklara da bulaşmıştı. Bir anda bütün ailesini kaybettiğini düşünen Agâh, çıldırasıya bağırıp onları yerden kaldırmaya girişti. Önce eşini yığıldığı yerden kaldırıp kucaklayan Agâh, çocuklarına da elleri ile dokunup yaşayıp yaşamadığını kontrol etti. Çocuklarının kalkıp korku ile kendisine sarıldığını gören baba hemen kucağındaki kanlar içindeki eşine sarılıp, onun nefes alıp almadığına baktı… Hâlâ nefes alan Asuman Hanım Agâh Bey’in ellerinden tutarak;

-Çocuklarım bey çocuklarım nasıl?

Kanlı elleri ile nefes almakta zorlanan Asuman Hanımın endişesini gören Agâh Bey ağlamaklı bir şekilde kendisine cevap verdi.

-İyiler, yaşıyorlar hanım. Sen de iyi ol, nefes al, kalk gidelim buralardan.

Annelerinin bedeninden akan kanların yüzlerine bulaştığı çocuklar bir yandan ağlarken bir yandan annelerine bakarak korku içinde ona seslendiler.

-Anne iyiyiz biz. Lütfen kalk, gidelim anne, hadi anne…

Çocuklarının başlarını okşayıp onları öpen Asuman Hanım onların babalarından ayrılmamalarını ve hep onunla birlikte olmalarını istedi ve sonra eşi Agâh’a dönerek;

-Beyim ben ölmek üzereyim, senden yana gözüm açık gitmeyecek. Benim sana hakkım helaldir, sen de bana hakkını helal et. Çocuklarım sana emanet, onları koru, sahip çık onlara…

-Asuman, sen olmadan ben bu çocuklara bakamam, koruyamam. Sen bizim koruyucu meleğimizsin, bizi bırakma! Ne olur hadi kalk meleğim.

-Ben sana inanıyorum, sen onları korursun, hakkını helal et beyim…’’ diyerek son nefesini veren Asuman Hanım’ın cansız bedeni kucağında kaldı Agâh’ın. Yaşadığı şok ile dakikalarca yerinden kalkamayan Agâh daha sonra çocuklarının seslenmesi ile eşinin cansız bedenini sırtlayıp, ağlayarak oradan uzaklaştılar. Uzunca süren bir kaçıştan sonra Hama yakınlarına gelen Agâh sırtındaki yükün ağrılığı altında hem zihnen hem bedenen hem de kalben yorulmuş, bitkin hale gelmişti. Bir insanın bekli de bu hayatta taşıyabileceği en ağır yüklerden birini taşıdı o gece sırtında Agâh. Yükün ağırlığı hacminden değildi; sevginin, emeğin, yılların birlikteliğinin bir anda yok olması artı bir daha hiç olmayacağı düşüncesiydi.

O gece yaşanan dehşetin ardından vardığı yerde eşine bir mezar kazıp gömen Agâh artık iki çocuğuyla kalmıştı. Kısa sürede yaşanan olumsuz olaylardan büyük kayıplar veren Agâh hala ayakta güçlü kalmak zorundaydı çünkü koruması gereken iki çocuğu vardı ve onun güçlü görünmesi çocuklarına da güven veriyordu. Eşinin ayrılığından kalan üzüntüyle çocuklarına sımsıkı sarılan baba onları biran önce bu tehlikeden uzaklaştırma çabasındaydı. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden kısa bir moladan sonra önce Hama ve daha sonra İdlip’e geçen baba ve çocuklar artik Suriye –Türkiye sınırı olan Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan güvenle Türkiye’ye giriş yaptılar. Yaşanan onca olumsuz olaylardan ve kaybedilenlerin üzüntüsünün verdiği ağırlıkla birlikte teselliyi çocuklarında bulan baba Agâh biraz da üzerindeki yorgunluğu atmak adına bir süre Hatay’da kalarak toparlanmaya çalıştı. Aradan geçen on günlük süre zarfında Avrupa’ya geçiş yollarını arayan Agâh sonunda yasal yollardan elde edemediği fırsatı gayri resmi yollardan halletme yoluna girmişti. Çünkü bu onun için artık tek seçenekti. Savaştan kaçan onca insanı ülkesine almayan Avrupa buna izin vermiyordu. Bunu bilen savaş mağduru bir sürü insan kaçak yollarla Avrupa’ya giriş yapmaya çalışıyordu. Agâh da böyle bir yol bulmuştu. Bunu da ancak İstanbul üzerinden Edirne’ye giderek yapacaktı. Ve nitekim o da artık insan kaçakçısı çetelerinin ağına düşmüştü. Hatay’dan İstanbul’a oradan da Edirne’ye geçen Agâh ve çocukları eline düştükleri çetenin onları Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gönderecekleri vaadine kanmışlardı. Bunun için kandırılan Agâh ve diğer aileler gönderilen kaçak bir tekneye gece bindirildiler.

 Artık yeni bir yola giren aile Avrupa’ya gitme hayalleri ile o gece olması gerekenden çok daha fazla insanın bindirildiği tekneye kendileri de binmek zorunda kaldılar. Yine bir gece vakti bilinmeze doğru yol alan onlarca insan nereye, nasıl, ne amaçla gittiğini bilmeden yola çıkmıştı. Daha ilk dakikalarda taşıması gerektiği insan yükünün çok üzerinde insan taşıyan tekne sallanmakta ve tehlike saçmaktaydı. Dakikalar ilerledikçe tehlikenin farkına varan insanlar nasıl bir hata yaptıklarının farkına varmışlardı çünkü daha önce bu tür hadiselere tanık olmuşlardı. Havanın kötü olması ve denizin de dalgalı olması işleri iyice zora sokmuştu. Endişeye kapılan bu insanlar geri dönme telaşına girdiler. Kaptana itirazlar edilse de böyle bir durun gerçekleşmeyeceği cevabını alıyorlardı. Kendilerinden fazla olan eşyaların denize atılması istenen bu insanlar çaresizlik içinde ne varsa atıyorlardı çünkü artık tek çare canlarının sağ çıkmasıydı. Sahip olukları eşyalar bu süreçte önemsizdi. Saatler ilerledikçe deniz daha fazla dalgalanmaya başlamıştı ve kısa süre sonra kopan fırtına ile tekne su almaya başladı. Endişeye kapılan insanlar kargaşaya çıkmaya sebep olunca tekne birden alabora oldu ve batmaya başladı. Ve çığlıklar yükseldi arşa doğru… Her şey birden oldu ve o kargaşada iki çocuğunu kendisine sıkıca bağlayan Agâh teknenin batması ile geldiği yöne doğru denize atlayarak karaya çıkmaya çalıştı. Bir süre dalgalarla boğuşan Agâh çocuklarının verdiği ağırlık ile yorulmaya başlamıştı. Ama pes etmemeliydi, çocuklarını korumalıydı. Direnerek karaya varmaya çalışan Agâh bir imkânsızı deniyordu çünkü kara çok uzaktaydı ve buna gücü yetmesi olanaksızdı bu şekilde. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladıkça Agâh mücadele ediyordu dalgalarla, bir süre sonra dalgaların durması ile nefes alan Agâh çocuklarının da epeyce yorulduğunu hissetmişti; ama ne olursa olsun onları karaya çıkarmalıydı, onarlı kaybetmemeliydi. Bunu düşünen Agâh bir koluna kızı Eflin’i bir bacağına oğlu Asaf’ı tutarak karaya doğru sürüklüyordu. İki saat boyunca mücadele veren Agâh iyice halden düşmüştü ve dalgaların yeniden vurmasıyla birden oğlu Asaf’ın kendinden koptuğunu gördü. Kıyasıya bir boğuşma halindeyken bu sefer de kızı Eflin’in koptuğunu gören Agâh deliye dönmüştü…

Dalgaların hızına rağmen yeniden kızının elinden tutup suyun üstüne çeken baba oğlu Asaf’ın dalgalarla boğuştuğunu ve ‘’Babaaaaa beni kurtar!’’ haykırışlarını duydukça ona doğru gitmeye çalışıyordu ama dalgalar onu geri itiyordu ve dakikalarca süren bir mücadele sonucu gözden kaybolan oğlunun ardından kalakalan baba deliye dönmüştü. Hızlıca karaya doğru yüzerek kızını bırakan baba oğlunu kurtarmak için yeniden denize doğru atladı. Dakikalarca bağırıp oradan oraya koşan baba oğlundan bir iz bulamamıştı. Asaf artık yoktu! Ellerinin arasından kayıp gitmişti. Pes etmeyen baba dalgalarla adeta savaşır gibi mücadele ediyordu ve yavaş yavaş gücünü kaybeden Agâh, artık kendiside dalgalara kapılmaya başlamıştı ve karadan kulağına gelen ‘’Ne olur baba geri gel, baba beni bırakmaaa!’’ sesleri ile bir anda dibe doğru inmeye başlamıştı. En son gözlerine gelen ışıkla kendini kaybeden Agâh, ertesi gün gözlerini açtığında başında duran bir hemşire ve elini sımsıkı tutmuş kızı Eflin’i gördü. Hüzün ile kaplı yüzüyle kızına bakan Agâh Bey’e hemşire seslendi:

-Geçmiş olsun efendim. Şükür iyisiniz aramıza hoş geldiniz…

ERTESİ GÜN GAZETELERDE MANŞET:

KAÇAK GÖÇMEN TAŞIYAN TEKNE FIRTINIDA ALABORA OLDU. YÜZLERCE KİŞİ ÖLDÜ. CESEDİ KIYIYA VURAN KÜÇÜK ASAF’IN CANSIZ BEDENİNİ KURTARMA EKİBİ BULDU…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.