Bir Yitişten Sonra / Edip Cansever

Bir Yitişten Sonra / Edip Cansever

Hangi adalardan topladıktı bu taşları

Bir öğle üstü, girip de pan kılığına.

Hani içimizde o baş dönmesi, güney bulantısı

REKLAM ALANI

Parmaklarımız bir balık sürüsü kıvraklığında

Ve ayaklarımız kokulu otlar arasında

Başımızda minos kralının büyülü tacı

Deyin bana, ey zümrüdüanka, ishak kuşu, ebabil

Ey kayalar okyanusu, kartal yuvaları

Deyin bana, hangi adalardan topladıktı biz bu taşları.

Tütünümüz yok, suyumuz da bitmiş işte

Dönüp bakmıyor yüzümüze kimseler şimdi

Peki biz bu kentte doğmadık mı, bu kentte yaşamadık mı?

şu çiftin berisinde, kızgın taşların üstünde (günbatımında
narrengini alan)
oyunlar oynamadık mı hayvan kemikleriyle?

Alınyazımızı kulağımıza fısıldayan gizlice büyüler derlemedik mi hurma ağaçlarından?

Ve deniz böcekleri toplamadık mı diz boyu sularda bağrışarak?

Seğirtirken düşmesin diye gömleğimize doldurduğumuz
(göğsümüzden ince ince kan sızardı bu yüzden)
dualar göndermedik mi gemicilere?

Sudan ve ılık meltemlerden
karılmış dualar

Sonu hep deniz köpüklerini andıran
limandaki kımıltısız çöpleri andıran
o dilsiz balıkçıyı.

Manastırın ordaki saz kulübenin
yanıp da kül olduğu akşamki
sarsıcı ıslığı da.

Ogünden bugüne çok kül olmuşluğumuz

Miho kuşu yüksekliğine çıkmışlığımız,

Balıkçının gök gemisine
binip de

Arkamızda izler bırakarak gökkuşaklarından
savrulup durduğumuz

Bir adadan bir başka adaya
kim bilir belki de biz yonttuktu, biz çiçekledikti bu obsidyan
taşlarını da.

Ne ettik de yitirdik böyle kendimizi
ölüm ne, dirim ne, bilmiyoruz anlaşılan

Kimimiz bir ateş yakıyor durup dururken, dağılan tavus tüyleri
renginde

Gecenin içinde, olduğundan da büyük kimi zaman

Sanırım böyle böyle yaratmışlar tanrıyı da

Bir gün bir ateşin başında doğurmuşlar onu

Bir kişi doğurmuştur bana kalırsa

Sonra birlikte beslemişlerdir el ele verip
büyüyünceyedek

Su kabından haşladıkları dikenli balıklara kadar
portakaldan bir uzay kabuğuna
nerede ne varsa (o zaman her şey dediğimiz çok azdı)
şimdi kocaman kentlerde kimseler uğraşmıyor onunla

Baksana, ey miho kuşu, baksana
gözlerinde senin kadar küçük
senin gibi uçuşan dünyamıza.

Bilmem hangi ülkelerden getirdikti bu rengarenk kolyeleri de

İlk başta kadınlarımızın gözünü alan

İmbatla birlikte gündüzleri
o acaip ülkeleri yansıtan boyunlarında

Sonra bir yatakta yatma hamurunu yoğuran (iğde kokuları
arasında)
çocuklarımızı doğuran
onların cam kırıkları gibi parlayan gözlerini
tırnaklarındaki ilkyaz renklerini
ve kim bilir ne kadar zaman geçti ki aradan.

Şimdi bizden de büyük çocuklarımız.

Elinde asma bıçağıyla
gördüm geçiyorken birini.

Saçları ben nasıl taramışsam öyle duruyordu başında.

Ve yaşadım yeniden hangi günbatımında havalandımsa

Kanım iplik iplik uçuşuyordu (arasında kuşlar oynaşan)

Bir adaya inmiştim, üstüne bir nar ağacının, iri bir nar ağacının.

Ve yanıp durmuştuk üç gün üç gece
kırmızı bir şarap tası oluncayadek.

Beklemiştik gelsin iyi huylu tanrılar da, kurtarsınlar diye bizi

Oysa ne bir hayal, ne bir fısıltı, ne bir ayak sesi

Ne de bir gören, bir soran var yitikliğimizi

Döküldüktü denizin kıyısına çaresiz.

Nice sonra tattım bazı balıklarda narve kan lezzetini

ii

geçmişin zonklamasıdır yüzümü suya tuttuğumda

Etimi geren mozaik
sayısız miller katettim orada bulununcaya
ve su duruldu birden.

Balık yumurtaları nektonlar
çekildi herbiri bir yana
yükseldi o derinliğin çarpıcı sesi
dedi ki bana, insan
bir bilgin de olabilir, ceketi omzunda
bir ruh da.

Ve dal yonta yonta büyütülür.

Bir tükeniştir inmek anılara da
geçmişin balkımasıdır su
yaşamın giz geçirmez örtüsüdür toprak

Ve sen istersen şapkası yana kaykılmış
bir ozan da olabilirsin, bir altın arayıcı da

Hele bir üveyik ölsün içinde, bir tarla kuşu havalansın
saburluk,

O yaman bitki çiçeğini adasın
altın
cömertçe gösterecektir yüreğini sana
şiir
o da.

Ey güney’in büyük ozanı!

Taşları çizen ayaklarından öğrendim
o büyük dünya sıkıntısını

Bir deniz fenerinin dibinde
sorma bana nereden geldim, neyim diye

Anlaştık işte seninle, konuşmasak da
sevgiler, tutkular devrimidir benim tarihim de.

Çünkü mızrak çürür ergeç, kan rengini yitirir

Kaleler yıkılır bir bir, bayraklar solar
vuruşmak eskir

Ama aşk, o durur, aşk her yüzen geminin su kesimidir.

Çok denedim, karanfilin sapı suyu değince
içimde biri vurulur sanki

Yeşime oyulmuş bir diriliş olur bir de
çalınır her sabah kapımızın zili
açarım:

ben haziranım
yaşamak, süresiz yaşamak eğilimi belki.

Ey bir kelebek, ey bir damla çiğin karışık rengi

Ey güney’in büyük bir ozanı, sen

Ey bütün okyanusların ölümsüz dili.

Edip CANSEVER

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.