Cumali \ Gürgün Karaman
Cumali
Sağ ayağı hafif aksaktı. Kısa boylu, tombul, uzun sarı saçları, gökyüzü mavisi gözleri vardı. Alnı genişti. Kocaman, uzun kirpikleri, ince kaşları, sağ yanağında kocaman bir de ben vardı. Gökyüzü mavisi gözleriyle birine baktığı zaman, keskin bakışlarını ona yöneltir, bütün dikkatini karşısındakinin üzerinde toplar, onun üzerinde mutlaka bir etki bırakırdı. Uzun bir palto giyer, paltoyu sağdan sola ön taraftan birleştirir, kalın bir urgan ipini belinden itibaren dolayıp ön taraftan bağlardı. Yıllardır elinde aynı kalın meşe sopası vardı. Sopayı bile aynı yerinden tutardı ki tutuğu yer elinin izini almıştı. Sopa da nasırlıydı işte bu sebepten. Her sabah erkenden kalkar, sürülerin geçeceği yolun önünde beklerdi. Köyün en zengini, koyun sürüsü köyün toplam sürüsüne eşit olan Mahmut Ağa’nın sürüsü geldi mi hemen koşar, çobana: “Benim sürüm, benim sürüm. Hırsız, hırsız!” der; koşarak köyün içine dalardı. Köydeki zenginleri gördü mü “Hırsız, hırsız!” diye bağırır, onlar da kızmaya başlayınca arkasına bile bakmadan umursamadan uzaklaşırdı. Sabahtan akşama kadar köyün içinde dolaşırdı. Bazen meşe sopasına binip onu araba yapar, çocukları da peşine takardı. Arabasını sürerken sağa sola dönüşler yapar, arada bir başını kaldırıp “Hırsız, hırsız!” diye bağırırdı. Çocuklar da onun arkasında el çırparak tempo tutar, onun sözlerini hep bir ağızdan tekrar ederlerdi. Cumali’nin köyde kimsesi yoktu. Köyün ağasıyla onun babası yıllar önce kavga etmişler, bu kavgadan bir ay sonra da babası ölmüştü. Söylentilere göre Ağa, babasının koyunlarını çalmıştı. Kavga da bu yüzden çıkmıştı. Babası öldüğünde o, dokuz yaşındaydı. Köylüler, bu ölüme ağanın sebep olduğunu söylerlerdi. On bir yaşındayken de annesi ölmüştü. Başka kardeşi yoktu. Evde tek başına kalmıştı. Akrabaları kendisine sahip çıkmamıştı. Bu yüzden derler ya ‘’Kandan değil, candan olsun!’’ diye. İhtiyaçlarını komşuları ve hayırsever köylüler karşılıyordu. Yaşadığı bu olaylardan sonra herkes onun akli dengesini yitirdiğine inanıyordu. Hiçbir cuma namazını kaçırmazdı. Cuma günleri yatsı namazına kadar caminin etrafında, bahçesinde dolaşırdı. Cuma günleri, koyun sürüleri köyün yakınına gelirdi. Çobanlar camiye gelerek cuma namazını eda ederlerdi. Cumali, cuma namazında en ön safta imamın hemen sağında yerini alırdı. İmam Efendi namaza başlamadan önce: “Safları sık ve düzgün tutalım. Allah’ın rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun inşallah!” deyince, Cumali hemen arkasında döner: “Safları sık tutun. Hırsız, hırsız!” diye söylenirdi. İmam efendi ona bakar, o da hemen başını önüne eğer, susardı. Namaz bittikten sonra cemaat dağılmaya başlayınca Cumali de caminin bahçesine çıkar, yatsı namazına kadar camiden ayrılmazdı. Yatsı namazını da cemaatle birlikte kıldıktan sonra evine giderdi. Yine bir cuma günüydü. Cumali, namaza gelmemişti. İmam da cemaat de onun neden gelmediğini merak ederek birbirlerine sormuşlar, hasta falan olmalı diye düşünmüşlerdi. Ezan okundu. Cuma namazı kılındı. Namaz bittikten sonra cemaat dağılmaya başladı. Namaza gelen çobanlar da köyün alt tarafındaki sürülerinin başına gittiler. Ağanın çobanı, sürüsünü bıraktığı yerde bulamadı. Hemen koşup ağaya haber verdi. Her yeri aramaya başladılar. Sürüden tek bir iz bile yoktu. Cuma namazına gelmeyen Cumali, ağanın sürüsünü önüne katıp götürmüştü. Köylüler, ağa, çobanlar her tarafa haber saldılar. Ağa, memleket memleket gezdi. Sürüden tek bir haber bile çıkmamıştı. O günden sonra ne Cumali’den ne de sürüden bir haber alınamadı.
Gürgün Karaman \ Kofi öykü kitabından