KAPİTALİZM NEDİR NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR ?
Kapitalizm, en basit şekliyle büyük oranda kâr elde etmek amacıyla üretime, metanın ve hizmetlerin değişimine yönelik, özel mülkiyete ve sermaye kullanımına dayanan ekonomik sistem olarak tanımlanabilirse de, çok daha karmaşık süreçleri içeren toplumsal yaşamın her alanına nüfuz eden ve onlara karakterini veren bir sistemdir.
16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da ortaya çıkan ve giderek tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik sistem olarak kapitalizm, o tarihlerden bugüne kadar sürekli bir dönüşüm halindedir ve sürekli olarak kendini yenilemektedir. Ancak bu durum kapitalizmin geçmişten günümüze varlığını sürdüren ve ona karakterini veren belli temel niteliklere sahip olmadığı anlamına gelmez.
Kapitalizm her şeyden önce tarihsel ve ekonomik bir toplumsal sistemdir. Böyle bir sistemin tanımı için de sistemler arasındaki sınırın tarih sayfasında keskin bir ayırıcı çizgi gibi çizileceğini düşünmek bir yanılgıdır. Yani herhangi bir verili dönemde homojen bir sistemden söz etmek mümkün değildir. Tarihin herhangi bir döneminde o dönemden önceki ve sonraki dönemlerin öğeleri bir karmaşa içinde yer almaktadır. Bu nedenledir ki kapitalizm ne zaman doğdu sorusuna verilecek kesin bir yanıt söz konusu değildir.
Kapitalizm öncesinde bazı Akdeniz kentlerinin 14 ve 15. yüzyıllarda tanık oldukları kapitalist üretimin tamamen arızi bazı başlangıçlarının da yer aldığı bir geçiş dönemi olsa da, gerçek hareket noktasını Rönesans ve Reform yüzyıllarında aramak gerekir.
Ancak bazı düşünürler kapitalizmin doğuşunu 17. yüzyıldan başlatsalar, bazıları 10. – 11. yüzyıla kadar götürseler de, akla yatkın olanı 16. yüzyıldan itibaren oluşmaya başladığıdır. Bunun nedeni, 16. yy ikinci yarısı ile 17. yy ilk yarısında İngiltere’de kendi evlerinde çalışan zanaatkârların “dışa iş verme sistemi” diye adlandırılan sistemle, sermayenin üretim alanına büyük ölçekte nüfuz etmeye başlamasındandır. Elbette ki 14. yüzyılda hatta daha önceleri varlıklı köylülerin, el sanatlarındaki yerel tüccarların ya da mal sahibi zanaatkârların ücretli emekçi çalıştırdığı durumların da varlığı söz konusudur ancak bunlar, oluşumunu bitirmiş kapitalizm sayılamayacak kadar ufak çaplı olduklarından kapitalizmin başlangıcını bu tarihlere götürmeyi haklı gösterecek nitelikte de değildir. Karl Marx’a göre de kapitalizm 16. yüzyılda doğmuştur.
Kapitalizmin ortaya çıkmaya başladığı günden bugüne pek çok teori üretilmiştir. Bu teorileri üreten kişilerin en önemlileri arasında Smith, Ricardo, Marx, Sombart, Weber, Braudel, Schumpeter, Wallerstein ve Polanyi vb. isimler sayılabilir. Her biri kapitalizmi farklı dönemlerde ve farklı şekillerde ele almış ve açıklamış olsa da tüm bu teorisyenlerin metinlerinde kapitalizme ilişkin belli niteliklerinin ortak olduğu dikkati çekmektedir. Bu nitelikler:
1. Yoğun bir sermaye birikimi ile bunun sonucunda ortaya çıkan sürekli büyüme ve kâr arttırma zorunluluğu.
2. Kâr arttırma ve büyüme zorunluluğunun getirdiği pazar arayışı.
3. Pazar arayışı nedeniyle uluslar arası ekonomik ilişkilere girme mecburiyeti ile buna destek verecek güçlü bir devletin varlığı.
4. Sürekli krizlerin yaşandığı belirsiz ve kaygan ekonomik zeminde ayakta kalma çabası.
5. Bu çabanın getirdiği üretim, teknoloji ve ekonomik örgütlenmede sürekli bir yenilik yaratma gereği.
6. Bu gerekliliği yerine getirebilecek niteliklere sahip insan kaynağını oluşturan beşeri sermaye şeklinde sıralanabilir.
16. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan ve giderek tüm dünyayı etkisi altına alan ve kapitalizmin küresel sonuçlarının her zaman var olduğu söylenebilir. Küreselleşme sürecinde emeğin dönüşümünü ise kapitalizmin temel niteliklerinden bağımsız olarak ele almak mümkün görünmemektedir. Nitekim gerek Karl Marx, gerek Werner Sombart ve Max Weber ve gerekse Immanuel Maurice Wallerstein kendi dönemlerinde emek olgusuna ilişkin açıklamalarını kapitalizmin bu temel nitelikleri üzerinden ortaya koymaktadırlar.
Marx, kapitalist üretim sürecinin esas olarak bir artı değer üretme süreci olarak görmekte ve emeğin bu süreçteki sömürüsü üzerinde durmaktadır. Sombart, ekonomik etkinliğin para tutkusuna dayalı olduğu bir sistemde bu tutkunun hiçbir engel tanımayarak ihtiyaç duyduğu emek gücünü nasıl ürettiği konusuna odaklanmaktadır. Weber, geleneğin prangalarından kurtulmuş bir emek gücüne ihtiyaç duyan kapitalizmin bu ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte bir zihniyetin kaynağı olarak Pietizm’i (dindarlık) görmektedir. Wallerstein ise temel yasası sınırsız sermaye birikimi olan kapitalizme ihtiyaç duyduğu emek gücünü sağlayan unsurları proleter ve yarı proleter hane halkları üzerinden açıklamakta ve bunun uluslar arası sonuçları üzerinde durmaktadır. Yukarıda görüşleri açıklanan her bir teorisyenin kapitalist ekonomik sistemde emeğin konumuna ilişkin açıklamalarında ele aldıkları odak noktaları farklılaşsa da, her biri bu olguyu kapitalizmin temel nitelikleri çerçevesinde ele alır.
Kapitalizmde ana hedef, geliri sermayenin elde edebileceği en yüksek düzeyde tutmak ve hem sermaye hem de geliri mümkün olan en yüksek düzeyde arttırmaktır. Dolayısıyla hedef biriktirmek değil, birikimi hızlandırmaktır. Mümkün olan en yüksek hıza ulaşma düsturuna dayalı bir ekonomik sistemin en önemli özelliği hızlı bir değişme olacak bu da beraberinde belirsizliği getirecektir. Böylece ortaya çıkan belirsiz ve kaygan bir ekonomik zeminde ayakta kalma çabası büyüme ve kâr zorunluluğu ile birleşerek tekrar pazar ve yenilik üretme faaliyetlerini tetiklemektedir. Bu durum ekonomideki belirsizlikleri arttırmakta ve ekonomik faaliyetlerin yürütüldüğü zemini daha da kayganlaştırmaktadır.
Kapitalizmin ortaya çıkışından bugüne değişmeyen, belki hiç bir zaman değişmeyecek olan ve onu big bang misali sürekli genişlemeye iten tek gerçeği sürekli çoğalan bir sermaye birikimine dayalı olmasıdır. ABD’li sosyolog Immanuel Maurice Wallerstein, tarihsel bir sistem olarak gördüğü kapitalizmin ayırt edici özelliğinin sermaye kullanımındaki temel amacın bizzat sermayenin kendisinin büyütülmesi olduğunu ifade eder. Bu durumu ortaya çıkaran gerek şartın sömürgecilik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.