KEL SATICI / RASİM ÖZDENÖREN
En az üçyüz yaşında gösteriyordu. Yüzü milyonlarca kırışığın altında gizlenmişti: bu kırışıklar bu yüzde bir maske gibi duruyordu. Kel satıcı ile çolak sokak berberinin sokaktaki tezgâhlan yan yanaydı. Komşuluklarını başlatanın kel satıcı mı, yoksa çolak berber mi olduğunu öğrenemeyeceğiz: bu, aralarında yaş farkı olmayan iki kardeşin birbirini ezelden beri tanıyor olmasına benzer bir durum. Kel satıcının tezgâhındaki kâğıt mendillere, kundura cilasına, ayakkabı bağcığına, çakmaklara fiyat soranlar, çolak berberin oraya attığı hasır iskemleye ve arkası zincirli küçük bir duvar aynasına ilgi duymaktan da geri kalmıyordu. Hasır iskemleye sakal tıraşı olmak için oturanlar berberin çolaklığını yüzleri fırçayla sabunlanırken fark ediyordu, ama bu fark ediş onları ürkütmek yerine keyiflendiriyordu. Söylentiye göre kel satıcının kimsesi yokmuş. Başından evlilik geçip geçmediği bilinmiyor. Buna rağmen nasıl olup da uzaklarda görev yapan bir uzman çavuş oğluyla, gene uzak bir köyde eğitmenlik yapan başka bir oğlunun bulunduğuna inanılıyor? Ama bu oğullar babalarıyla ilgilenmezmiş. Bir söylentiye göre de baba kendine gösterilen ilgiyi reddedermiş. “Ben üçyüz yaşıma kadar kimseden ilgi görmedim ve beklemedim, bundan sonra hiç beklemem ” diyormuş.
Kel satıcının yüzüne vakur ve mustarip bir ifade kazınmıştır. Yüzündeki bu kırışık maske, bu yüzde, onun gençlik zamanında da kazılı dururmuş. Bu işten anlayanların fikrine bakılırsa, onu bir italyan rejisör ve meselâ De Sica veya bir isveçli rejisör ve meselâ Bergman görmüş olsaymış, yalnızca bu yüze bakarak sekiz film üretebil irmiş. Kel satıcının yu/u insana bir suru şeyler çağrıştırıyor. Ama insan bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu kestirmekte guçluk sekiyor Çünkü bu yüz hakkında düşünülebilecek her şey insana makul görünüyor. Ve meselâ diyorsunuz, kt. bu adam vaktiyle zengin biriymiş de sonradan böyle duşkünleşmiş. Aslında onun şimdi, ayak ustu, bir duvar kenarına serdiği muşambasının üstündeki birkaç kutu kundura cilasının fabrikası (veya atölyesi) bu adamınmış, her ne olmuşsa olmuş adamın elinden fabrika çıkınca kendisi de işte böyle.. şimdi yaptığı gibi, bu cilaları ve kâğıt mendilleri sokakta satmaya başlamış. Buna da güya karısı sebep olmuş. İnanılmayacak bir söylenti değil. Veya denebilir, ve zaten deniyor ki, hayır, bu adam anasından doğduğunda zaten yaşı üçyüze yakınmış, şimdi üçyüz olan yaşını, şu son birkaç yıl içinde idrak etmiş., bu söylentiye inanmamak için de sebep yok, kel satıcının yüzü bu söylentiyi kendiliğinden doğruluyor.
Kel satıcı bu fani dünyada her şeyle ilgilenmiş de, şimdi bir bu satıcılık işi kalmış, işte şimdi de, bunu kotarmaya çalışıyormuş gibi görünüyor. Şu son üçyüz yıl içinde dünyada olup bitenlerin hepsini ondan öğrenmek mümkündür. İstırap bakımından Schopenhauer’ın yüzünden hiç de geri kalmayan bu yüz, en az onunki kadar da entelektüel çizgilere yuva olmuştur. Ondan bir şey satın alırken, kısık gözlerinin nereye baktığı asla anlaşılmaz ve bu yüzden kimilerine göre bu adamın gözleri görmezmiş de, görür gibi yaparmış, görür gibi yaptığında da gören göz ne yaparsa onu yaparmış! Diyeceğim o ki, kel sahanın gözü hem görürmüş, hem görmezmiş.
Ortada tartışılmayacak bir husus varsa, o da, kel satıcı ile çolak berberin müthiş bir dostluk kurmuş olmalarıydı. Kel satıcının o gün anlattıkları çolak berberi çıldırtmıştı. “Düşünebiliyor musun?” diye söz başlamıştı kel satıcı: “O gün sen, telin üstüne iskemleni kurmuş, seni seyretmeye gelmiş gönüllü müşterilerini tıraş ederken, ben de sana aşağıda piyano çalıyorum. Zurna üflüyorum. Bütün kent ayaklanmış vaziyette. Senin cambaz telininin üstünde icra ettiğin tıraş marifetini görmeye gelenler, benim zurnamdan çıkan nağmelerle mest oluyor. O gün bizi görenler mağriplerin ve maşrıkların rabbine yemin ederek diyecekler ki, biz bu ikiliden daha marifetli kimseye rastlamadık bu yeryüzünde. Tuhaf, deli, çılgın günler olacak. Oraya gelenler, orada bizi seyredenler bize âşık olacak.” Kel satıcı bitmez tükenmez bir coşkuyla masalını anlatıyordu. Çolak berber kendinden geçmiş onu dinliyor, ağzı kulaklarına varıyordu. Derken kendilerini o hayran kalabalığının ortasında bulmakta gecikmediler. Çolak berber, iki direğin arasına gerilmiş cambaz telinin üstüne ustaca yerleştirdiği hasır iskemlesine cesur seyircilerini davet ediyor, onlar da iskemleye korkusuzca oturup yüzlerini uzatıp çolak berberin marifetli ellerine teslim oluyor, çolak berber telin üstünde, iskemlenin bir o yanına gidiyor bir bu yanında duruyor, elindeki tıraş sabununu tıraş fırçasıyla köpürtüyor, usturasını uzamış sakalların üstünde kaydırıp duruyordu. Öyle ki, bir süre sonra, seyircilerin arasında, telin üstündeki iskemleye oturup tıraş olmayan bir tek kişi bile kalmamıştı. Kel satıcı piyanosunu tekmeleyip bir tarafa fırlatmıştı. Ama zurnasını avurtlarını çatlatırcasına üflüyor, çolak berberin marifetli ellerinin ahengini destekliyordu, tşte birden., o son seyircinin, yani çolak berberin son müşterisinin yüzü sabunlanmış ve yüzün üstünde usturanın gezinme sırası gelmişken, kel satıcı zurnasını üflemeyi birden kesti. Ortalığı derin bir sessizlik kapladı, daha doğrusu ortalık sessizlikle boğuldu. Kel sahanın gözleri fırlamışçasına telin üstündeki çolak berbere bakıyordu. Nefesi birden kesilmişti. Çolak berber neler olduğunu anlamak için aşağıya baktı, iki arkadaşın bakışları o anda karşı karşıya geldi. Çolak berber, kel satıcının gözleri uğramış kendine baktığını gördü, kel satıcı zurnasını elinde tutuyordu. Ama onu liflemiyordu. Çolak berber durumu anladı, kel satıcının aklına kundura cilası fabrikası gelmişti. Çolak berber: “Ah!” diye inledi, işte o anda iskemlesi kaydı, yüzü sabun köpüğü içindeki müşterisiyle birlikte aşağı doğru düşmeye başladı. Kel satıcı düşmeyi durdurmak için zurnasını yeniden üflüyor, ötekiler düşüyor ve bu oyun böylece sonsuzca sürüp gidiyordu. Ne birinin düşmesi son buluyordu, ne ötekinin zurnasını üflemesi: biri zurnasını üfledikçe öteki düşüyor, öteki düştükçe kel satıcı da, anadan doğma bir zurna virtüözüymüşçesine zurnasını öttürüyordu.