Nörobilim Nedir? Nörobilimin Tarihçesi

Nörobilim Nedir? Nörobilimin Tarihçesi

Beyin araştırmaları alanındaki önemli ilerlemelere rağmen, milyarlarca beyin hücresinin birlikte işleyişinden sorumlu pek çok süreç gizemini hala korumaktadır. Beyin konusundaki araştırmalar beynin nasıl olup da bir bütün oluşturduğu, nasıl işlediği ve bir beyin hasarının tersine döndürülüp döndürülemeyeceği konularında yeni öngörüler oluşturmaya devam etmektedir.

İnsanların nasıl duyduğu, gördüğü, ne şekilde hatırladığı, öğrendiği, unuttuğu ya da bazı şeylerin iyi hissettirip bazı şeylerin kötü hissettirmesinin nedenleri konusunda meraklı olunması insanoğlunun doğasında bulunmaktadır. Bu merakın doğurduğu gizemin irdelenmesi ise nörobilim araştırmalarının temellerini atmıştır.

Nörobilim (Sinir Bilim): Sinir sisteminin anatomisi, fizyolojisi, biyokimyası veya moleküler biyolojisi alanında faaliyet gösteren özellikle sinir sisteminin davranış ve öğrenme ile ilişkisini inceleyen bir bilim dalıdır. Molekülden hücreye, hücreden sinir ağlarına, sinir ağlarından tüm beyine ve tüm beyinden davranışlara ve tersine davranışlardan moleküler doğru izlenen yoldaki ilişkiler nörobilimin araştırma alanları içerisindedir. Nörobilim, beynin fonksiyonlarında, hastalık ve bozukluklarında, görüntülenmesinde ve düşünme, duygulanma ile davranışına yönelik içgörüler sağlamada olanaklar sunan büyük bir araştırma alanıdır.

REKLAM ALANI

Nörobilimin tarihçesine bakarsak: Eski Mısır’da mumyalama sırasında beyin kafatasından kancalarla çıkarılıyor, kafatasındaki boşluk ilaçlı sularla temizleniyordu. Mısır papirüslerinde kafa travmasından, kafatası çatlaklarından söz edilmesi M.Ö 17. yüzyıla kadar geriye kadar gitmektedir. Ancak bu dönemlerde insan aklıyla, beynin ilişkisi kurulmamıştı; aklın yerinin kalp olduğu zannediliyordu.

Aristo, M.Ö. 4 yüzyılda kendinden önce gelen Plato ve Hipokrat tarafından beyin daha baskın bir organ olarak gösterilmesine rağmen, o kalbi daha baskın bir organ olarak gösterdi. Beynin soğuk ve ıslak olduğunu belirterek vücutta bir tip soğutucu olarak çalıştığını iddia etti.Aristo nörobilim alanında yaptığı bu hataya rağmen, kendinden sonra gelecek olan nöroanatomi ve nörofizyoloji üzerine yapılacak çalışmalara öncülük eder. İskenderiye’de antik dönemin en geniş kütüphanesinin kurulmasına öncülük eder, ayrıca doğrudan ve dolaylı olarak da destek olur. Yüzden fazla bilim insanının maaşlarının ödenmesine, çok büyük çalışma ve ders odaları, astronomik gözlem odası, hayvanat bahçesi, operasyon ve disseksiyon odaları olan, bir Aristo projesi olan büyük müzenin kurulmasına katkıda bulunur. O dönemde yasak olmasına rağmen tarihte insanlar üzerindeki ilk disseksiyonlar (kesmek, parçalara ayırmak) burada yapılır; ilk gerçeğe yakın anatomik ve fizyolojik tespitler buradan çıkar. Nörobilim başta olmak üzere bilimin tüm alanlarında, anatomi ve fizyoloji alanında büyük keşiflerde bulunulur. Kütüphanenin yanması ve neredeyse bütün bilgilerin yok olmasına rağmen, birçok keşif sonraki zamanlara aktarılabilir. M.Ö. 3 yüzyılda anatomi çalışmaları yapan Herophilus ve Erasistratus sinirler ve sinirlerin beyin ve omurilikle ilişkisinden açıkça söz ederler. Herophilus, ruhun beyinde olduğunu saptamasına rağmen, hem İskenderiye Kütüphanesi’nin yanmasıyla bilgilerin kaybolması, hem de Herophilus’un canlı insanlarda disseksiyon yaptığı suçlamasıyla yok sayılması nedeniyle ruhun kalpte olduğu yargısı değişmez.Beynin, aklın/zekanın yeri olduğunu, M.Ö. 5-6 yüzyılda ilk kez Pythagoras’ın takipçisi olan Croton’lu Akmeon ileri sürer; ancak kabul görmez. M.Ö 2. yüzyılda yaşamış Bergamalı hekim Galen ise koyun, eşek gibi hayvanlar üzerinde yaptığı çalışmalarıyla kafatasındaki ve omuriliğindeki sinirleri inceleyerek, bu sinirlerin bazılarıyla bazı kasların ilişkisini kurmayı başarır. Beyin İllistrasyon1600’lerde artık beyin biliniyordu. 1670’li yıllarda İtalya’da mikroskobun icadıyla, hücrelerin incelenmeye başlanması önemli bir gelişme yaratır. 1730’larda İsveçli bilim insanı Emanuel Swedwnborg beynin iki lobunu birleştiren Corpus Callosum adı verilen sinirin, beynin iki lobu arasındaki bağlantının kurulmasını sağladığı sonucuna varır ve hipofiz bezinin işlevlerini fark etmeye başlar.1800’lü yıllarda pek çok biyolog insan vücudunun hücrelerden yapıldığına inanmaya başlamıştı. 1858’de Alman Patalog Rudolf Virchow hücre kuramını formüle eder. Tüm canlıların hücre ya da hücrelerden meydana geldiğini ve bu hücrelerin sahip olduğu genetik bilgileri de yeni hücrelere aktardıklarını iddia etti. Ama beyne gelindiğinde biyologlar bu konuda kuşkuya düşüyorlardı. Beynin hücreleri nöronlardı ama mikroskopla incelediklerinde nöronlar arasında bir boşluk görmedikleri için tek bir, dantelimsi bir ağ görüyorlardı. Böyle olunca da beyni bir “nöral retikulum” diye adlandırılıyorlardı.Bu yıllarda Charles Bell, bütün sinirlerin omurilikten vücuda yayıldığını ama iki tür olduğunu saptar. Birinci tür beyinden aldığı sinyalleri (bilgiyi) organlara taşıyor. İkincisi ise organlardan gelen bilgileri beyne aktarıyordu. 1833 yılında Alman fizyolog Peter Müller aslında doğrudan dış dünyanın değil, yalnızca sinir sisteminde yayılan sinyallerin farkında olduğumuz varsayımında bulunur. 19’uncu yüzyılın ilk yarısında beynin işleyişinin açıklanmasında, iletişimin merkezi bir önem kazanacağı ortaya çıkar.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.