TOPLUMUN YAPI TAŞI / DENİZ TUNC
Bu ilk yazıma başlarken, beklide insanların önemsemediği ya da önemsediklerini zannettikleri toplumun yapı taşı olan “çocuklar” dan bahsetmek istiyorum. İnsanlara yaşam hakkı anne rahmine düştükleri andan itibaren verilir ama çocuklara yaşam hakkı insanların inisiyatiflerine bağlı olarak verilir ve hak etmedikleri halde bu inisiyatiflere bağlı olarak birçoğunun yaşam hakkı elinden alınır. Aslında kulağa çok basit bir dönem gibi gelebilir ki öyle algıladığımız için toplumumuz maalesef düzelemiyor ve gün geçtikçe daha çok insanlıktan çıkıyoruz.
Çocukluk. İstatistiklere göre 0-15 yaşına kadarki dönem olarak geçen çocukluk aslından birçok anne-babaya göre ölüme kadar olan dönemdir. Biz tabii ki istatistiklere göre hareket ediyoruz ama 0-15 yaş aralığındaki çocukların kaç tanesi çocuk ya da çocuk olabiliyor orası tartışılır. Birçoğumuz bu aşamada şanslı olabiliriz ve bu şansı görmemekte ısrarcıyız ama başımızı kaldırıp etrafa bir baksak aslında ne kadar şanslı olduğumuzu görebileceğiz. Çocukluk o kadar farklı ve önemli bir evre ki hem kendi hayatları hem de toplumun geleceği onların elinde. Tam da burada devreye ebeveynler giriyor. En büyük sorumluluk onların aslında çünkü hem kendi hem de toplumun geleceği için bir evlat yetiştirmek çok zor. Bu büyük sorumluluğu kaldıramayan ebeveynler ise en baştan pes edip ya doğmadan yaşam hakkını alırlar ya da doğduktan sonra terk ederler ve bunu onun iyiliği için olduğunu iddia edip vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Oysa bir çocuk ne kadar kötü şartlarda doğmuş olursa olsun, anne-baba şefkati onu iyileştirir. Bir çocuk doğar; bereketiyle, saflığıyla, temizliğiyle ve kokusuyla gelir. Ve doğduktan sonra yaşadığı yere, yaşadığı çevreye göre şekillenir. Milattan önce olduğu gibi birçok toplumda erkek çocuk daha değerlidir, bu durum bizim toplumumuzda da var olan bir durum maalesef…
Bir çocuğa doğduğu andan itibaren öksürmesine, ağlamasına, oturmasına, kalkmasına, susmasına vb. her hareketine birçok anlam yükleriz ve sürekli dile getirerek hayatlarını bu anlamlara göre devam ettirmeleri için elimizden geleni yaparız. Ama farkında olmadan “iyilikleri için” cümlesini kullanarak çocuklarımızın hayatlarını biz mahvederiz. Bir annenin çocuğu hiperaktif olduğunda bunun bir hastalık olduğunu kabul etmez ve onun gelecekte çok zeki olacağına inanır, çocuğu da buna inandırır. Çocuk zeki olmadığında ise psikolojik bir bunalıma girer ve bu onun için düzeltilemez bir travmaya dönüşür. Ailenin önemini vurgulayan başka bir örnek; birçok toplumda olduğu gibi bizim için de erkek çocuğun önemli olduğuna değinmiştim. Şimdi bunu biraz açmak istiyorum. Bir erkek evlat birçok anne-baba için veliaht demek ve bunu o kadar iyi eyleme dökerler ki o erkek evlat kendini yenilemez bir kral gibi görür. Bu da ona her şeyi elde etme, canı nasıl isterse öyle davranma hakkı tanır. Öyle bir yetiştirilir ki kadınların ona kölelik yapmak için var olduğuna inanır, asla mutfağa girmez, çocuk bakmaz, pisliğini toplamaz hatta keyfi için eşini dövebilir. Aslında bunun gibi birçok örnek sıralayabilirim ama bunların çoğunu hatta hepsini zaten biliyoruz. Benim anlatmak istediğim çocuğu biz şekillendiririz, tıpkı bizi şekillendirdikleri gibi…
Çocuklar o kadar harika varlıklar ki biz bunun farkında değiliz. Birçok insanın psikolojik sorunu var bazıları gizler bazıları hastanelerde ya da doktorlar yardımıyla tedavi olmaya çalışır, bazıları bunun farkında bile değildir ve bunlar araştırıldığında hepsinin ya bir çocukluk travması var ya çocukken bir olaya şahit olmuştur ya da ailevi bir durum söz konusu ki bu hale gelmişlerdir. Bu yüzden çocuklara karşı çok hassas olmak gerekir çünkü bir çocuğun hayatı kayarsa toplumun hayatı kayar. Yani bir çocuğun ailesinde ya da çevresinde onu suça iten bir durum olursa, yaşadığı süre içinde onu kurtarmaya çabalayan kimse olmasa eğer suçlu konumunda hayatına devam eder ve bu süre içinde kimlere zarar verdiği ya da kimlerin hayatını mahvettiğini umursamaz.
Toplumu şekillendiren ona hayat veren çocuklardır. Biz büyükler olarak çocuklarımıza daha iyi bir gelecek sunmak, onlara iyi bir dünya bırakmak onları daha iyi şartlarda büyütebilmek için gece gündüz çabalıyoruz ama farkında olmadan birçoğumuz onlara zarar veriyoruz. Halbuki tek gayemiz topluma yararlı bireyler yetiştirmek. Ama bunu yaparken sadece kendi doğurduğumuz çocuk için değil bütün çocuklar için yapmalıyız. Nasıl bir öğretmen bütün öğrencilerini çocuğu gibi seviyorsa bizde bir öğretmen kadar duyarlı olmalıyız ve gördüğümüz her çocuğa kendi çocuğumuzmuş gibi davranmalıyız. Dışarıda mendil satan çocuğa mendili almazsak bile kaba davranmamalıyız. Belki çoğu “abla okul harçlığı için” söyleyip kandırıyordur ama en azından almak istemediğimizi sert olmadan da ifade edebiliriz diye düşünüyorum. Aslında birçoğunun mendil satarak kazandıkları bir lira ile o kadar masum istekleri var ki durup saatlerce onları dinlemek ister insan. Arada dizilerde olduğu gibi bir tane delikanlı veya kadın bütün sokak çocuklarını tanır, onlarla arkadaştır ve bütün eksiklerini gidermeye çalışır, işte tam o kadın gibi olmayı o kadar çok istiyorum ki, bütün sokak çocuklarına, çocuk esirgemede olanlara, hapishanedekilere ve ailesi zor durumda olanlara gücümün yettiği kadar yardım etmek isterdim. İmkansız değil tabi belki ilerde yapma şansım olur…
Şimdi kısaca bir anımdan bahsetmek istiyorum. Üniversite son sınıftayken bir araştırma görevi için çocuklarla görüşme yapmam gerekiyordu. Bu kağıt toplayan bir çocuk olacaktı. Hoca bir hafta verilmişti ve ben kara kara düşünüyordum, yani öyle bir zamana denk geldik ki bir çocuğa gülümseyemez hale geldik. Bu sebeplerden dolayı ona nasıl yaklaşacağımı nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. Ödev teslim tarihi geldi ve hocaya gidip yapmadığımı söyledim. Bana bugünün sonuna kadar teslim etmezsem bu dersten geçemeyeceğimi söyledi. Kalktım çıktım dersten, arabaya bindim ve şehrin merkezine doğru gittim. Sahil kenarında indim yürümeye başladım, bir banka oturdum. Okuduğum şehir liman kentti ve mülteciler çok fazlaydı. Oturduğum banka beş dakika geçmeden bir çocuk geldi oturdu yanında da kağıt toplama arabası, o an o kadar mutlu oldum ki normalde hiç şansım yoktur. Neyse şimdi sıra geldi iletişim kurmaya o da benim işim gibi;
“Merhaba” dedim. Önce bir durdu, sert bir bakışla bana baktı ve hiç konuşmadı. Ben kendimi tanıttım ve öğrenci olduğumu bir ödev için onunla biraz konuşmak istediğimi söyledim, tabi oda isterse diye de ekledim. Sadece susuyordu, bakışlarından kararsız olduğu anlaşılıyordu. Ben konuşmaya devam ettim, ödevi bugün teslim etmezsem kalacağımı ve isterse bunu para karşılığı da yapabileceğini, ama örenci olduğum için ona yemek ısmarlayacağımı söyledim. Önce gitmek için yeltendi ama oturup konuştu. Tuhaf ama bazı çocuklar ayaklanır ayaklanmaz kendini korumayı ve kendince savunmayı öğrenir. Bana “sana yardım ederim ama bir şartla” dedi. “Tamam” dedim nedir şartın. Yani görünüşe göre 8 ya da 9 yaşlarında vardı ama benimle aklı başında bir yetişkin gibi konuşuyordu. Bana baktı ve “öyle her soruna cevap vermem ve gerçek adımı da söylemem bir de senden para istemiyorum ama iki kişi için yemek paketleyeceksin” dedi. Tabi içimden bir kahkaha atmak geldi ama ciddi durmam gerekiyordu çünkü karşımdaki çok ciddi bir duruşa sahipti. Neyse anlatmak istediğim 8 yaşındaki bir çocuğun oyun oynaması gerekirken karşımda sergilediği duruşu aldığı sorumluluk, küçük yaşta büyümek zorunda kalışı. Tabi biraz sohbet ettikten sonra kendini hemen ele vermeye başladı çünkü o bir çocuktu. Yani söylemek istediğim çocuklara farklı bir tavırla yaklaşmayın, onlar çocuk siz onlara ne ile giderseniz onlar size öyle gelir.
Biz ya da anne-babalarımız bütün hayatlarını bütün hayatımızı çocuklarımız daha iyi bir yaşam sürsünler diye, onları daha iyi şartlarda yaşasınlar diye çabalarız, bunu yaparken “sevgi” kavramını unutuyoruz ve onların içindeki çocuğu zaman geçtikçe öldürüyoruz. Sevgisiz ve çocukluklarını yaşayamamış çocukların ne kendilerine nede topluma hiçbir yararları olmaz.
İçimizdeki sevgiyi yok etmeme ve içimizdeki çocuğu öldürmemek dileğiyle. Biz çocuklarımızla ve çocukluklarımızla varız…