Yalnızlık Treni / Beliz HAN
Yalnızlık Treni
Her insanın bir hayat şarkısı vardır bilirsiniz, daha doğrusu bilmeniz gerekir. Hayat şarkısının varlığından bi’ haber yaşayan bütün o insanlara rağmen o şarkı kulaklarınızda, ruhunuzdaki en küçük odada, derinlerinizde bir yerlerde keşfedilmeyi bekler. Bu şarkı tek ve biriciktir. İnsan doğduğunda bu şarkıyla doğar ve ruhu tadana kadar ölümü bu şarkıyla yaşar. Bu şarkıyı keşfedenler diğer insanlar kadar sıradan değildir artık; ama sıradan olmamanın da bir bedeli vardır elbet. Sıradanlığından feragat eden insanlar çoğu zaman bu şarkının bahşettiği sarhoşlukla kaybolurlar, yok olurlar. Gözleri yalandan arınan insanlar ve hatta kendi yalanlarını bile bağışlamayı öğrenebilmiş müstesna insanlar, gerçeklerin onları özgürleştiğini bilir. Bu yüzden, her gerçek biraz daha uzaklaştırır onları yalan dünyalarından. Sizin anlayacağınız hayat şarkısı uzak durulması gereken tehlikeli bir oyundur. Her şeyden önce bu oyun, oynamasını bilmeyenlere ölümcüldür. Birazdan duyacağınız cümleler de çok uzaklardan birinin hayat şarkısını bulmasıydı. Yalanlarından arınıp, gözlerini açmasının hikayesiydi bu. Yıllardan beri kulaktan kulağa anlatılan bu hikaye sıradan olanların tren garlarına olan ilgisinin azalmasının yegane nedeniydi. Bu hikayeden sonra bir korku ki silindir gibi geçti üstlerinden. Gerçeklerle yüzleşmek korkusu hiçbir şeye benzemez, sarar insanı bir ürkek av gibi de sağ çıkartmaz zinhar. Bu şarkının sahibi genç kadını ise hiçbir mütecessis göz görmeyecekti, bilmeyecekti; ama bu hikaye değiştirilerek anlatılacaktı yüzyıllarca. Tren garlarının bütün o korkunçluğu bu kadından geriye kalan salt hatıra olarak kalacaktı.
“Trenleri oldum olası severim. Yalnızlığım trenlerle farklı bir anlam kazanıyor. Zekasından şüphe duymayan her insan, hemen hemen dünyanın bütün vakitlerinde trene binmeli ve kendi içindeki metrukluğun mevcudiyetini de kendine yol arkadaşı seçerek yalnızlığına yelken açmalı. Anlamalı ki yalnızlık diye bir şey var şu koca ve yaşlı dünyada. Esasen, etrafımızı saran bütün o hengâmede müthiş yalnızız. Yalnız yaratıldık, yalnız öleceğiz. Siz de bilir misiniz ne kadar yalnız yaratıklar olduğumuzu?”
Genç kadın önce bu sesin çok hoş olduğunu düşündü. Ardından, kendisine söylenmesi imkansız gibi gelen bu cümlelerin kime söylenmiş olabileceğini düşündü. Sonra etrafının da en az taş kalbi kadar boş olduğunu görünce ziyadesiyle ürperdi. Geç gelen yalnızlık treni, onu hiç bilmediği bu yerde hiç de aşina olmadığı bir sese kulak kabartırken buldurmuştu. Tüm bunları o kadar uzun bir sürede düşünmüştü ki sorusuna cevap alamamanın zaruri huzursuzluğunu yaşayan ses sessizce devam etti: “İşte yakaladım! Yalnızlık korkuttu sizi, üç hecenin bir insanı bu kadar ürkütmesi onun kudretini gösterir. Siz müsterih olunuz, iyi ki korkuyorsunuz yalnızlıktan. Bilmem biliyor musunuz ama yalnızlık dediğimde yüzünüzdeki o hüznü gizlemeye çalışmasaydınız sizin insanlığınızdan şüphe duyardım çünkü siz insanlar içten duygularınızı saklamak için büyük çaba sarf ediyorsunuz. Ayrı ayrı maskeler takıyorsunuz çehrelerinize ki başkaları sizi siz olarak görmesin. Canınız yanmasın diye ruhunuzu gizliyorsunuz. Bundan büyük ayıp var mıdır? Ruhsuz daha da eksik olan siz mahlukatlar bütün istihzalarıma layıkıyla nail oluyorsunuz. Keşke benim sizi gördüğüm gibi görebilseniz kendinizi. Acırdınız halinize.”
Genç kadın, bu sesin nereden geldiğini zinhar anlayamıyordu. Gerçekleri duymak her insana ağır gelir. Öyle ki, gerçekler inkâr edildikçe büyür, büyüdükçe daha da ağır olurdu. En sonunda körpe bir insan bedenini rahatlıkla ezebilecek güce hükmederdi. Bu yükün altında ezilenleri ise hiçbir yakarış kurtaramazdı. Genç kadın da kaldırmaya gücünün yetmeyeceği yalanları yük bellemişti kendine. Ezilmeyi sonuna kadar hak edenlerdendi o da. Etrafına baktı. Korktu. Ne zaman korksa en iyi yaptığı şeyi yaptı, kaçtı. Deli gibi koşuyordu. Kaçmanın imkânsız olduğunu bile bile tren garının en sonuna kadar koştu. Gerçeklerden bir kez daha kaçtığına inandı. Ses kesilmişti işte. Rahat bir nefes aldı. Almalı mıydı? Cebindeki cigarayı çıkardı, uzun süre kibrit aradı. Buldu. Cigarasını yaktı. Karanlığa düşmandı cigarasının ışığı. Seviyordu bu mereti. İçine çektiği cigaranın onu ölüme biraz daha yaklaştırdığını bilmesi muazzam bir sükunetti. Ölüm güzeldi, kabuk bağlamayan yaralar için pek tabii. Bu ıssız gecede, karanlığın egemenliğinin aşikar olduğu bu gecede, kadın yalnızlığını düşündü. Neden yalnızdı? Doğduğundan beri ancak müthiş bir kalabalığın verebileceği devasa bir yalnızlığın parçasıydı. Nereden çıktı bu düşünceler? Oysaki o başkalarını ve en çok da kendini inandırmıştı yalnız olmadığına ama şüphesiz ki yalnızdı. Her yalnız gibi çirkin de bir mahlukattı. Yalnızlık her geçen gün insanın içindeki güzellikleri yer. Bütün güzellikleri, aşkı, tutkuyu, özlemeyi, sevmeyi hepsini yer. Tahayyül edebiliyor musunuz yalnız bir kalbin ızdırabını? İşte, bu yüzden yalnızlık basbayağı çirkindir, hiçbir insana yakışmaz! Ağlamak istedi. Söyleyemediklerine, hissedip hissettirmediklerine, sevip de sevmiyormuş gibi yapmalarına ağlamak istedi. Yalnızlık güçlü olmaktı ona göre. Güçsüzlük olarak gördüğü o duygular bütününe yaşamak için ihtiyacı olduğunu kabul etmiyordu. Etmeliydi. Yüreğinden süzülen sahici yaşlar bile silemezdi yalnızlığın armağanı o çirkinliği. O gece, hoyratça yaşamak istediği fakat maskelerinin engel olduğu bütün yaşanamamışlara ağladı. Maskelerine ve yalanlarına okkalı bir küfür savurdu. Onlarla hiç tanış olmamış olmayı diledi. Yalnızlığına alışmak, kalabalık kuytularda yalnızlığına sarılmak, ona insanlara hiç yakışmayan o çirkinlikten ziyade bir şey vermemişti. Biten cigarasını raylara fırlattı ve cigara sönene kadar vermeye devam ettiği o küçük ışığa baktı. O ışık onun umuduydu; ama bir cigaranın ışığı ne kadar yanar ki? Banka oturdu. Geç kalan trene de bol keseden birkaç küfür sıraladı. Nereden çıktığı belli olmayan o ses nereye kaybolmuştu? Kadının yaralarını delik deşik edip yok olacak kadar hain miydi? Neden olduğu yaralara merhem de olması iktiza etmiyor muydu? Kadın çaresizdi hem de çok. Çok sevdiğini sandığı yalnızlık onu hiç ürkütmediği kadar çok ürkütüyordu şimdi. Bütün hayatı böyle geçmişti. Aman Yarabbi! Veyl olsun kaybolan yıllarına, kaybettiği yıllarına! Keşke, geç gelen yalnızlık treni geç gelmeseydi. Keşke, o sesi hiç duymasaydı da yalanlarıyla yaşamaya devam etseydi. Keşke, keşkeler olmasaydı düşüncesi kadar beyhudeydi bu dilekler de. Genç kadın, tüm bunları düşünmek için bir hayat kadar geç kalmamış olsaydı şayet, hayat şarkısının ölümcül tınısını hissetmeyecekti her bir zerresinde. Dayanamadı işte! Bir an durup düşünmek nedir bilmeden tren raylarına atlayıverdi. Bekledi. Epeyce bekledi. Geç kalan yalnızlık trenini bekledi. Çok sonra, gözyaşları gelen trenin ışığıyla anlamlandı. Yeniden doğuşuna, yalanlarından arınışına armağan etti ölümünü.
Beliz HAN